5 Aralık 2011 Pazartesi

Başlık : Peruk

     40 tane ayağı olmadığı halde nasıl bir hayvan " kırkayak " ismini alabiliyorsa, düşünme kabiliyeti olmayan hayvanların da " insan " sıfatına nail olabilmeleri aslında o  kadar da şaşırtmamalı bizleri. Günümüzde hayvanlarla insanlar, evrime taş çıkarırcasına birbirine karışmış durumdalar. Sıfatları kostüm yapıp giyen ahmaklar! Neyseciğime, ciddiyetten uzaklaşıyorum. Ve konumun akıbetini başkalaştırıyorum canlarım, öhöm.


     Biz genotipleri XX olanlar 1 ayı 3 hafta olarak yaşıyoruz maalesef. 1 haftası karın ağrılarıyla bloke olmuş durumda, sinirli bir ruh haline geçiş seansları içinde karanlıkta kaybolmakta. Öss'ye gireceğiz ulan biz, XY'ler bizden daha avantajlı oluyor bu durumda, hayaaaaağr! Kadınlarla erkekleri eşitlemek istiyorsanız onlara da eşitleyici bir etki bulun o zaman. Erkek egemen toplumda erkek regli de olmalı. Nerde kaldı güç, kuvvet? Siz bir sancılanın da o zaman görüşeceğim ben sizlerle. Yeaa.


     Bazen iç sesimle karnımdan gelen guruldamalar düet yaparcasına melodik bir uyumla mükemmel bir konser veriyorlar bana. Özel hissettiriyorlar beni, sadece bana has veriyorlar bu mükemmel ses cümbüşünü. - Karın guruldamasını bir müzik olayına çeviren şahsımı tebrik etmeli, halk arasında guruldama benim dilimde müzikalitellikkk. -


     Soğuk her yıl periyodik olarak sesimi travestileştirmese daha da sevebilirdim onu. Sesim şu an normal gibi; ama mistik güçlerimin verdiği haberlere göre ses telleri dolaylarında travestileştirici kuvvet etkisini göstermeye başlamış. Ses kalınlaşıyor, konuşma isteğini alıyor insanın elinden. Boğazda bir ağrı nüksediyor, yutkunamıyor insan. Küfür edesi geliyor, onu bile yapamıyor sonrasında.
 


     Kaç haftadır bloguma yazmıyorum, ciddi ciddi kızıyorum kendime. Tam yazacakken üşeniyorum bazen, bazen de zaman bulamıyorum. Ders çalışmaktan da vakit bulamama değil aslında, bilmiyorum neden tıklatamıyorum bu güzide klavyeye. Başlamadım da zaten hala çalışmaya, zaman daralıyor fakat ben aptal bir cesaretle güveniyorum kendime.


- Zamanın ortasında puslanmış pusulamla yolumu bulmaya çalışıyorum. Kapıları açıyorum ardına kadar fakat istediğim gibi bir yeri bir türlü bulamıyorum. Pusulanın ibresi kopmuş; fakat ben hala yönümü bulmaya çalışıyorum. Bilmiyorum, bakalım, sıçış mıdır bunun sonu yoksa bir parça tebessüm mü? - Ne kaddar da şiirselim ben, ay cinaaağm.

11 Kasım 2011 Cuma

Bir Tutam Mağrur, Bir Parça Mağdur

     Bilmediğin dildeki bir kitabı okumaya çalışmak gibi bu aralar yaşamak hayatı. Biraz anlamsız, biraz karışık, biraz da saçmalıkla dolu. Bir tutam mağrur, bir parça mağdur ve bir avuç da mahkumuz bu kaybolmuşluğun çepeçevre bizi sardığı tezatlar şehrinde. Hangi dilde yazıldığı belli olmayan bir kitaptaki kelimeleri anlamlandırabilmek için harcıyoruz saatlerimizi, günlerimizi belki de aylarımızı. Çözülemeyecek bir bulmacanın cevaplarını bulmaya kafayı takmış haldeyiz. Puzzleın kayıp parçasını - belki de hiç olmayan parçasını - bulmak için harcıyoruz geçirgen zamanı. Kaybediyoruz elimizdekileri, biraz daha mağrurlaşıyoruz sonra, biraz daha mağdur.


     Yelkovan akrebi sanki her gün daha hızlı kovalamaya başlıyor. Sanki her gün bir önceki günden daha hızlı akıp gidiyor zaman avuçlarımızdan. Tutamıyoruz bir türlü. O geçip giderken ıslanmış gözkapaklarımızla uğurluyoruz onu, yağdırdığımız yağmurlar eşliğinde. Belki Cem Adrian'dan Yağmur'u dinliyoruz o esnada, belki de Şebnem Ferah'tan Yağmurlar. Kapatıyoruz gözlerimizi bu kaosun karmaşasına, biraz daha mağrurlaşıyoruz sonra, biraz daha mağdur.


     Aynı dili konuştuğumuz halde birbirimizle iletişim kuramayacak kadar acizleşmişiz zamanla. Sözcükler gittikçe anlamını yitirmeye başlamış, anlaşamaz olmuşuz zamanın her tiktaklamasında. Kaybetmişiz birbirimizi, bir parça da kendimizi. Yitirmişiz duygularımızı, bir parça da insanlığımızı. Aynı dili konuşsak da ayrı anlamlar yüklemeye başlamışız sözcüklere. Aynı havayı solusak da nefret etmişiz birbirimizden ölesiye. Kırmışız birbirimizi, belki de en sevdiklerimizi. Kapamışız kulaklarımızı dışardaki gürültüye, biraz daha mağrurlaşmışız sonra, biraz daha mağdur.


     Bazı filmler vardır; ne kadar izlese de insan her seferinde aynı duyguyu, aynı anlamı vermeyi başarır. Aynı müziğin girdiği o ezberlenmiş sahnedeki aynı mimikle ağlatmayı başarır insanı biraz daha. Bazen sinema salonunda herkes birlikte ağlarken aynı sahneye, bazen aynı sahneye kahkahalar atarak belli bir ahenkle doldurabilir salonu, o metrekareleri kaplayan birbirini tanımayan onca insan. Anlamamız gereken şu aslında; ne kadar farklı olsak da, bazen hepimiz aynıyızdır da. Ne kadar yabancılaşsak da aynadaki şahsımıza, aslında yine bizizdir o. Belki biraz daha mağrurlaşmışızdır, belki biraz daha mağdur.
       

4 Kasım 2011 Cuma

Minik Buruşuk E.T Yüreği

     Ayın karanlık yüzünün kuytularında bir kenarı aydınlanmış olan, küçük bir köşkün içinde oturup televizyon niyetine dünyayı seyreden çekirdek bir E.T ailesi hayal edin. Arada bir dedeleri ziyaretlerine gelir, bazen aile toplantıları düzenler o gün " televizyonlarında " izledikleri hadiselerden bahserdeler bu mavi-yeşil light tonundaki varlıklar. Hehh işte bu E.T ailesinin bir gün sizi kaçırdığını tahayyül etmenizi istiyorum. Ve ırkınızın ne boklar yediğini daha yakından izlemeniz için sizi televizyonlarının karşısındaki bir koltuğa oturttuklarını getirin gözlerinizin önüne, biraz da gözbebeklerinizin. Dünyanın girdiği bu karanlık girdabın içinde yüzen kıtaları görmeye, insanlığın ölüm seremonisini dinlemeye gönlünüz el verecek mi? Sümkürükler sıçratacaksın E.T canların ilginç desenli parkelerine, benden söylemesi.


     - Aslında burada " aydınlamış olan küçük bir köşk " derken " illuminati " yi sübliminal mesaj olarak zihinlerinize ilettim ben, nabeeer? -


     Zaman her tiktaklamasında bir darbe daha indiriyor insanlığın ayakta durmaya çalışan, kanlar içinde haykıran o naif ve safi duygularına. Parayı veren artık sadece düdüğü değil akla gelebilecek bütün enstrümanları çalabilecek hale geldi. Yavaş yavaş. Tadıını çıkara çıkara. Rütbesel kuvvetin verdiği kitlesel gücün hakimiyetiyle. Birazcık da manimanimaniğ mastbi fanilemeyle.


     " Sizi fani pezevenkler, küfürün en çok yaraştığı tezeksikitirler. " diye bağırdığını duyuyorum E.T amcanın sinirler içinde yukarılardan. Senariste küfürler yağdırarak ağlıyor belki de bir taraftan. Yönetmeni tebrik ediyor en gerçekçi şekilde sunduğu için bu lanet olası hikayeyi. Sonunu görmekten korkuyor biraz da. Aslında sonu malum fakat sona gelene kadar katledilecek değerleri görmek istemiyor belki de. Belki de içindeki o E.T duygular kaldıramıyor gördüklerini, o minik buruşuk yüreği dayanamıyor yitip giden değer yargılarının kaybolduğu boşluğa tanıklık etmeye. 


     Biz rahatız bu esnada. Bu kaosun ortasında farkına varmıyoruz hiçbir şeyin. Fark etsek de unutuyoruz sonrasında. Tıpkı kötü bir kokuya alışan burundaki sinirler gibi, alışıyoruz zamanla kötü kokular yayan bu insanlığın yaptıklarına. Alışmasak da salağa yatıyoruz belki, düşünmüyoruz olanları. Düşünmek istemiyoruz. Elin E.T'si bile anlarken, biz bir boku anlamıyoruz anlayacağınız. 


Yalnız yıllar bu E.T'lere ne kadar da iyi davranıyor?



                                   

28 Ekim 2011 Cuma

Seçim Yapmadan Geçirgen

     Hayat bu aralar, dinlemediğin aptal bir pop şarkısının diline dolanması kadar sinir bozucu ve bir kase dondurmanın koşulsuz önüne sunulması kadar mutluluk verici bir hal aldı. Zıt kutupların ortasında dolanan bir mülteci olarak sıfatlandırabilirsiniz beni. Kâh kahkahalarla gümletirken basmış olduğum metrekareleri kâh bir kitabın sayfaları arasında gözyaşları içinde boğulabilirim. Karşıdan karşıya geçerken bir anda fikrimi değiştirip ters yöne doğru depar atabilirim. Ruh halim bukalemunvari bir silüete büründü, renk değişimi gibi his değişimi yaşamaya başladı. 
     

     Gececil. Gece sevdalısı. Karanlık aşığı. Psikopat şahıs bendeniz. Lakin emosal faktörlerden ırak bir şekilde, pesimistlikle aramda kilometrelerce uzaklık bırakarak seviyorum bu huzur kaynaklarını. Minik bir ışık huzmesinin aydınlattığı karanlık odayı. Ekranın ışığının eşyalara vurduğu o dingin zamanları. Su birikintisine yansıyan o ışık parçacıklarını. - Ve bu sırada kulaklığımda hafifçe yükselen müziğin vermiş olduğu rahatlatmayı. - Buradan şunu çıkartıyorum, eğer ki kendi evim olsaydı elektrik faturalarına çok az bir katkıda bulunurdu ışık faktörü. Kitap neyin okuyacağım zamanlarda açılırdı anca kendileri.


     Kitap okumayı sevmeyen, film izlemekten hazzetmeyen insanlar benim gözümde yaşamayı bilmeyen angutlardır. Bu tıpkı şey gibi; dondurmayı sevmeyen, çikolatan nefret eden bir çocuk olmak gibi. Ya da rahat bir şekilde nefes alabildiği halde, ruhu suni solunum cihazına bağlanmış bir kronik-salak gibi. - Sütlü Nuriye'yi tatmamış biri olmak gibi ehehe. - He bir de yalanın çepeçevre sardığı, her kelimesinin içinde yalancılığın tohumları yeşeren, insan sıfatına bürünmüş yalanın ayaklı hali gibi dolanan karaktercikler angut profiline cuk diye oturan cinstendir. Angutlarla hayat zor yahu. Eğer çevrenizde böyle gereksiz insanlar var ise, onlardan kurtulmaz iseniz, sizi de angutluğa sürükleyebilirler. Angutus oktavyus silisyum. - Kendimi bir an Harry Potter'da büyü yapan bir Gryffindor gibi hissettim ehehe. - 


     Hayat zor yahu. Hele Turkcell'liyseniz hayat size daha bir zor, daha bir geçirgen. Fakat hücre zarı gibi seçici-geçirgen değil o her koşulda, seçim yapmadan geçirgen. - Sayısal öğrencisinden gelen demeçlerle şaha kalkan biyolojik bilgilerine selam olsuun. - 


     Bayadır yazmıyordum. Bunun için vicdan azabı çekiyordum. Ruhumun derinliklerinde bir taş gibi taşıyordum bunu, her nefes alışımda içime çöküyordu azaplanış. Bugün klavye bağırdı artık bana, başına geçmem için emirler yağdırdı. İlk sövüş sayış seanslarından sonra üslubumu toparladım ve tekrardan karşınıza geldim. Hoşgeldim. Hoşbuldum. Sefalarımı da aldım geldim. Ve şimdi gözlerimde bir parıltıyla karalamacama son verirken, derin bir nefes alıyorum. Diyaframı düzleştiriyorum ve - sanki ben demesem yapmak aklınıza gelmeyecekmiş gibi - kendinize iyi bakın, diyorum.

13 Ekim 2011 Perşembe

Ohamatör

     Kafamı meşgul eden bir sürü fikir, yapılması gereken bir sürü şey var. Fakat gerçekleştirmek için hepsini bir 200 yaşı dolaylarına kadar yaşamak şart. Reenkarnasyon da olamayacağıma göre, köşeme çekilip gözyaşlarımı yitip giden hayallerimin üzerine asit yağmuru olarak yağdırabilirim. Sümkürüklerimi üstlerine salarak kendimi bir nebze de olsa rahatlatabilirim. Ütopyalarda kaybolmuş bir dilenciyi oynayabilirim. Veyahut hayalperestlik acentesi açarak hayallerimi duygu fakiri insanlara dağıtabilirim. Bilmem ki. Hayal kurmak güzel olduğu kadar biraz da can yakıcı. Bazen duygusuz, sığ bir insan olmak istiyorum. Belki hayat daha basittir onlar için, kim bilebilir ki?


     İnsanoğlu garip bir varlık. Kedilere nankör sıfatını yapıştırıp, on aslan kıvamında nankör olanları mevcut dünya topraklarının içerisinde. Aslında onlar homo sapienslikten çıkma,  hayvanlaşmış, ten kostümlü karaktercikler. Ama ben bugün onlardan bahsetmeyeceğim. Ne gerek var herkesin bildiği konuları pişirip pişirip insanların önüne koymaya. Tıpkı bizim Türk televizyoncuların yaptığı gibi, tıpkı kimi kitap yazarlarının araksal yollarla bize kakalamaya çalıştığı cümleleri gibi. Ya da ne bileyim siyasilerin seçim zamanları değişen tavırları gibi. Yeni kampanya: Her eve bir " ohamatör " Yiha.


     Ey saç dökülmelerine karşı etkin formüller geliştiren bilim adamları, bir gün düşünce fakiri insanlara da düşünce geliştiriciler üretebilecek misiniz? Her şeyden etkilenen aciz zihinlere de kendi düşüncelerini üretebilecekleri imkanlar sunabilecek misiniz? Ya da şöyle söyleyeyim, bir şeyden haberi olmadan, rant sağlama amacı ile konuşan, maksimum sığlık minimum bilgi içeren dimağlara bir nebze de olsa akıl sunacak mısın? Etki altına giren zihinleri kurtarabilecek misin? Sorulara soru eklesem de cevap hep aynı umutsuz vaka olacak. O yüzden daha kalbine inme indirmeyeceğim bilimciğim, korkma sustum şimdi.


     Bütün bir yaşam boyunca aynı mesleğin uyruğu altına girmek bana çok sıkıcı geliyor. Belki bundandır hala bir tercih yapamamış olmam, ya da belki de sadece üşengeçlikten. Ya da şu an öksürmelerimin zihnimi köreltmesinden. Belki de baş ağrısının düşünce yetimi ele geçirmesindendir. Hırsız var yetişiiin, düşünce yetimi çalıyorlaaar! Dil küfürsel işleve geçiyor, klavyeden çekiyorum parmaklarımı buraya da sıçramasın diye. Öperem sizi.


     Acaba ağaçlar gibi biz de yüzyıllar yaşasak sıkılır mıydık hayattan? Yoksa yüzyıllar geçmiş olduğu halde hala doyamamış mı olurduk? Kesin doyamazdık, sömürdükçe sömürmek isterdik yaşamı. Çok şerefsiziz lan biz.

9 Ekim 2011 Pazar

Soğuğun Betimsel Rahatlatması

     Tekrar tekrar ve yavaş yavaş her saniyede biraz daha içime çekiyordum havanın rahatlatıcı düzeye erişmiş soğukluğunu. Biraz titititriyordum, bir üşüme sarıyordu bedenimi, havanın titreşim hareketlerine eşlik edercesine titreşiyordum bir sağa bir sola. Hasta olma ihtimaliyle karşı karşıya olsam da, biraz daha yanında duruyordum soğuğun, inatla. Her saniyesinden keyif alırcasına, her dakikasında biraz daha kızarırcasına. Ve sonunda burnumu hissedememecesine kadar, inatçı çocuklar gibi ayrılmıyordum yanından. Aptal bir tebessüm suratımı sardığında. Saçma düşünceler zihnimi sarıp sarmaladığında.


     Çoğu insan sevmez yağmuru. Maskeleri akıp gidecek diye korkar suratından. Nü hissederler kendilerini yağmur damlaları etraflarını sardıkça. Bazısı ise - bkz. ben - tapar yağmura. Sadece çocukça bir hevestir belki. Ya da sadece yağmurun kokusunu duyma arzusu. Parmak uçlarında dolanırken yağmur damlaları, zinde hisseder kendini, bırakır her şeyi bir kenara. Sadece anın tadını çıkarır. Ardından gelen toprağın kokusu.. Çikolatadan sonra ikincil endorfin kaynağı olarak kullanılabilir. Rahatlatır düşünceleri. Aklın ücra köşelerine girer masaj yapar oralara, rahatlatır ruhunu. Ne kadar saçımın şeklini şekilsizliğe doğru götürsen de yağmur, seviliyorsun cancan.


     İşte. Soğuğa karşı alerjisi olan bir şahsın trajikomeditasyona yakalanışı böyle bir şey olsa gerek. Fakat alerjik toksinlerden arındığım kanaatini getiriyorum. Zira artık hayvansal öksürüklerim aldı başını başka diyarlarda başka insanlara musallat oldu. Beter olsun! Sonbahar tam anlamıyla gelmiş olmasa da, sabahları zindeliğe ulaştıran buzzz gibi hava ve kulaklığımda yankılanan birkaç parça, beni kendime getiriyor. Sıra köşelerinde uyuklamak zorunda bırakmıyor en azından. Gözkapaklarıma çivi batırmışçasına açık kalmasına zorluyor. Soğuğu seviyorum ben. Yağmuru daha bir seviyorum ben. Bu durumda evsizler ne yapar, ne eder açıkcası hiç düşünmüyorum. Biraz bencillik bu yaptığım, biraz umursamazlık. Fakat düşünmediğimi fark ettiğim anda da bir vicdan azabı kaplıyor içimi. Susuyorum sonra, yağmurun tadını, soğuğun ürpertisini çekiyorum içime. Miss.

4 Ekim 2011 Salı

İklim Değişikliği

     Zaman, parmak uçlarımdan akıp giderken ardından bön bön bakmaya tahammül edemiyorum. Geçmiyor gibi gözükürken, her saniyede her salisede biraz daha geçirirken, elimde kalan yokluğun soğuk hissiyatıyla kendimi kaybolmuş hissediyorum bu karanlık odayı aydınlatan ekranın ışık huzmesi karşısında. Salak bir tebessüm konuyor suratıma bazen, bazense tarifi imkana elvermeyen bir hüzün karmaşası. Bir yokmuşum gibi hissediyorum bir varmışım zannediyorum bu kaosun ortasında, gürültünün baş ağrıtan o rahatsız edici tırmalamasının etrafımı sardığı bu boşluktan ibaret tezatlar şehrinde.


     Her şey değişiyor. Değişmem diyen herkes değişiyor. Ben de değişiyorum. İtiraf etmekten korksan da sen de değişiyorsun. Aynaya her bakışında karşında aynı kişiyi gördüğünü söylüyorsan, çocuklara özgü olan o masumiyet senin silüetine pelesenklenmiştir, ballı bıdık seni. İnsan mutluluk iki elinin arasındayken değerini anlayamayacak kadar nankör ve huysuz bir varlık. Yere düşürüp kırınca onu, varlığının kıymetini o zaman anlar. Tebessüm eder yine de, fakat ağlamanın opsiyonlarından biri olarak yüz kaslarını kıpırdatır. Her tebessümde içine döker yaşlarını, bakışlarına gizler loş umudunu. Ve her soluk alışverişinde, biraz daha bırakır hayallerini, camii avlusu olmasa da, ütopyalara bırakıp kaçar onları. Büyük bir pişmanlıkla son hızla koşar. Gözyaşları yanağına birikir. Damlatmaz. Damlatamaz. Her şeyi arkada bırakıp kaçmak ister. Yapamaz. O da ütopyalardan kaçar ve sığınır bu uçsuz bucaksız karanlığın en kuytu köşesine, kaybeder her soluk alışverişte kendini. Her gün biraz daha yitirir içindeki çocuğu. Bir parça daha kendini.

     
     Hohh. Sıkıldım. Bu kadar depresif ve karamsar betimlemeler karşısında kendimi Polyanna'nın zıtlaşmış kutbunda sandalyeleri çekip oturan bir karakter olarak hissettim. Esasında kesinlikle öyle değilimdir, bilirsiniz. Fakat arada blogun havasını da değiştirmek gerek, iklim değişikliğine girmemiz sebebiyle araya sıkıştırılmış keder ve hüzün bulutları kelime yağmurlarıyla ıslattı blog sayfamı. Başım da ağrıyor benim. Bir yağmur yağaydı eyiydi. Uyku çöktü gözkapaklarıma. Uyku-kolik şahsım sizleri öper. Görüşenzitelos.

2 Ekim 2011 Pazar

Yorgunluk Saçmalaması

     Klavyeye her dokunuşumda kelimelerime kelime katan bir sessin sen " tık tık " Daha doğrusu sizin tabirinizle " tıktıklamak " olarak minimalize eden bu ilahi endorfin benim ilhamımın kaynağı gibi bir şey olmaktan kendini alıkoyamaz. Bir de arka fonda hafiften bir müzik varsa, hafifleşmiş bir ruh haline geçiş yapmışsam, hafif bir tonda ilerler yazımın akıbeti. Hele bir de yağmur yağıyorsa keyfime diyecek bir şey bulmanız, olasılıktaki sıfırın bile altında bir yerlere düşmüştür. Eskiden kalem kağıt vardı, şimdi ise klavyeyle blog sayfasının beyaz kağıdı andıran sanal defteri duruyor karşımda. Olsun ben memnunum halimden. Sanallaşan insanlığın salaklaşan zihinleri zahiri bir kalemle anlatır dertlerini nasılsa, öyle değil mi?


     Baş ağrısının kronikleştiği noktada dilin terbiye edilememiş kelime haznesi kendini ortaya atar. Kafanın içinde dans eden sincaplara lanet okuyup, popülasyonlarına kadar girip çıkar cerrahi müdahalenin bile değiştiremeyeceği bu sözcük seli. Düşünce yetisi " Yetişiiin! " çağrılarıyla " S.O.S please someone help me " modunda ağlamaklı bir düşünce tonuyla kıvranır zihnin kuytu limanlarına. Kısacası hafifleşmiş bir ruh haline münhasır olamadığımdan şu saliselerin saniyeyle buluştuğu dakikaların sessiz ve karanlık köşelerinde, hafifleşmiş bir akıbete doğru yol alamıyor cümlelerim, sözcüklerim ve daha nice kelime bombardımanı yaptığım klavyem.


     Ruhum tembellerin diyarında kraliçe aday adayı olma yolunda bir ilerleyişe geçmiş durumda. Zihnim onun emirlerine itaat etmek babında, serzenişte bulunmadan usulca tembelliğin gereklerini yerine getirmekte. Kafamın içindeki sincaplar ise iyice işi abartıp, 4. Sincap Savaşını çıkarttılar sanıyorum. Zira şu an hoparlör gibi gümbürdediğini hissediyorum kafamın. Dımtıs.


     Uykusuz olmak zor meziyettir. Yaşıyor gibisindir fakat yaşamsal fonksiyonların yorgunluğun esareti altındadır. Gözkapakların her daim uzak kalmış iki aşık gibi birbirlerine kavuşmak ister, sen burada kara kedi konumundasındır. Onlar buluşamaz, buluşabilemez! Damarlarına kafein enjekte ederek ayık kalmak istersin. Yorgunluğa teslim olmamak için uyku gardiyanlarından olabildiğince hızlı bir şekilde boyut atlayarak kaçarsın. Doğruu en büyük ayrıntıyı atladım, yorgunluk sülük misali yapıştığında ise ayakta uyursun. Rüyaları ayıkken görmeye falan başlarsın. İşte elime her test kitabını aldığımda bunlar gerçekleşir gözlerimin önünde. 


     Zaten paragraftan paragrafa apayrı boyutlarda saçmalamamın nedeni baş ağrısı ve uykusuzluk ikilisidir. Ama yine seversiniz beni, bilirim. Ben de severim sizi, ama sizden çok uykuyu. Uyumayı. Bilinçaltımın birkaç saat rahat rahat takılmasını seviyorum. Uyuklamalı ruh haliyle klavyeye parmak basıyorum. Bu bir çeşit imza, bir çeşit yorgunluk saçmalaması.  

                               Bu da " mutluluğun resmi " imiş.

29 Eylül 2011 Perşembe

Aynı Bokun Çekirdekçiği

     Bazen çok saçma kararlar alıyorum, bazen mantıklı bir insanın algılarını zorlayabilecek mantık seviyesinde kararlar alarak aynadaki şahsıma göz kırpıyorum. Zıt kulvarlarda takılıyor karar verme aşamalarım benim. Seviyorum canlarımı. Sorumlulukla aramızdaki hoyrat ilişkiyi de biraz düzeltebilsek, dünya Polyanna'nın irisinden gözüktüğünden daha pembe, daha pozitiflikle süslenmiş bir yer haline gelebilirdi. Fakat o benden nefret ediyor, ben de ondan hiç haz etmiyorum. Bu yıl zorunluluktan birlikte takılmaya alışmamız lazım. Artık idare edeceğiz.


     Uyarlama diziler kaşarlaştı televizyon sektörümüzde son birkaç yıl içinde. Gossip Girl havasında gelen Küçük Sırlar'ın ardından son mayını da patlattı Kanal D, daha doğrusu patlayabilecek bir şey var mı ortada göreceğiz Pazar günü " Umutsuz Ev Kadınları " İlk gördüğümde neremle nasıl bir şekilde gülmem gerektiğine karar veremedim. Hani diziyi izleyenleriniz bilir pek de Türkiye'de çekimi olası olmayan sahnelerle bezenmiştir her sezon. Aynı bokun çekirdeğini minik değişikliklere tabi tutarak seyirciye sunmak nasıl bir televizyonculuk anlayışıdır, a dostlar? Şöyle orjinal bir konuyla çıkıp gelsen - bkz. Dexter - gözlerimde ilahi bir güce sahip olursun dizicik ehehehe. Fakat hal böyle olunca özentileşmiş sektörümüze fakınız dedim. Harakiri kalemimi falan da aradım ama bulamadım, kelime haplarıyla intihara meyletmeye çalışacağım. Bakalım artık kader kısmet dolaylarında dolanır bu tip şeyler.


     Dadı, Belalı Baldız bunlar maziden beri çok sevilen dizilerdir esasında. Fakat aynı konuşmalarla, aynı dekorlarla, kısacası kopyala yapıştır yapılmış halini Comedy Max'te izlediğimde yıllar öncesinde, yaşadığım hayal kırıklığıyla damarlarımı kesmek istedim. Daha ergenliğin ilk yıllarıydı Allah'tan, neme lazım psikopat bir karakteristik özellik sunduğumdan bastığım zemin ve etrafındaki metre karelerce mesafeye, yapardım hayal kırığımla bir manyaklık. He Evli ve Çocuklu da vardı. Zaten sevdiğim bütün diziler yabancı çakması çıkıyor. Küfürsel işleve geçiyor dilim.


     Bir de sosyal ağlarda hayatın sillesini yemiş triplerine bürünen cümleler yazan karaktercikler, dile, küfürsel işleve geçmesi için en önden biletler alırlar. Emolar bile sizlerden daha gururlu lan. En azından onlar saçlarını uzatıp, aptal tripleriyle kendi karanlık dünyalarına çekiliyorlar. Sizin gibi karanlık dünyalarını sosyal ağların bağırsağının ortasına koymuyorlar. Zaten cümleleriniz boşaltım maddesinden farksız oluyor. Üzgünüm yane.


     Özlemişim buraya mantıklı mantıksız cümlelerimi savurmayı. Özlemişim klavyeye her tıklatışımda öbür cümlenin aklımda parıldamasını. Gözlerimde yaş birikti, geçip giden günlerin hatrına ehehe. - Ah ah günde 2 yazı yazarken şimdi seyrekleşmeme sebep olan şu günlerime lanetler okuyacak halim bile yok. Yorgunum ben. - Haydi öptüm.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Edebi Afrodizyak

     Aforizmalarım, edebi afrodizyak etkisi yaratabilir. Ruhsal doyumun nirvanasına çıkarıp, sana orada bir çay demleyebilir. Elinden tutup kırlarda dolaştırabilir. Temiz hava burnuna akın ederken, beyin masajıyla düşüncelerini gevşetebilir. Ya da cümlelerin ağırlığı altında ezilirken kötü kadın kahkahasıyla kulaklarını tırmalayabilir. Herkes üzerinde değişken etkilere sahiptir sözcüklerim, severim keretaları.


     Fizik'teki tork bile dengeleyemez bazı kişilerin dengesizliğini. Bilim dili konuşma yetisini kaybeder bu kimselerin karşısında. Terazilerine ne konulursa konulsun eşitlenmesi, fili tek kişilik sandalyeye sığdırabilmek gibi bir şeydir. Dengeleyici kuvvet, almış başını uzak diyarlara doğru bir yolculuğa çıkmıştır. Düşünce yetisi ise kişiye ulaşamadan araba kazasına kurban gitmiştir.  Bu kimseler, kendi fikirlerine sahip olamayacak kadar da acizdir. Fakat ben bugün onlardan bahsetmeyeceğim, bu ilerki bölümün fragmanı babında minik bir paragraf olsun yane ehehehe.


     Küfür etmek, her zaman argatonik fasolistik sözcüklerin dudaktan kulaklara doğru, havadaki titreşimler aracılığıyla şiddetli bir şekilde aktarımı değildir. Küfür etmek bu kadar sığ, bu kadar minik bir forma sığdırılabilecek kadar yüzeysel bir olgudan ibaret olamaz canlarım. Zira tavırlarıyla küfürü nirvanaya fırlatan kişiler mevcut dünya toprakları içerisinde. Ya da E.T topraklarının kuytu köşelerinde. Belki de ayın karanlık yüzünün aydınlanmış o minik penceresinin kenarında. Her neyse, kısacası anlayacağınız küfür sadece dilin terbiye edilmemiş kelime haznesinden ibaret değildir.


     Küfrün amacı, kişinin canını yakıp onu yerin dibine, magmalar dolaylarına sokmak değil midir? Çıkamayacak oradan pezevenk sonra. Fakat yergiyi illa argo sözcük seline boğularak yapmaz ki insan. Bazen küfür sadece sessizlikten de ibaret olabilir. Ya da surata atılan bir tokattan da. Veyahut bakışların içinde gizli duran anlamdan da. Bir sürü forma bürünüp çıkabilir anlayacağınız karşınıza küfür, o yüzden en zararsız olanı argo vörjınına bu kadar da kötü davranmayın. Yazıktır. 


     Ellerimi kelepçeledi sorumluluk denen lanet olası gardiyan. Elime bir kalem verdi, önümdeki boş kağıtları çekip yerine test kitaplarını bıraktı. Mesela bu da küfürün benim yanımda büründüğü farklı bir formdur. Argo olarak gelseydi daha iyi değil miydi yani şimdi?

15 Eylül 2011 Perşembe

Vatikan'da Aranan Kadıköy Gibi

     Bazı insanlar vardır, sinirli bile olsalar sabrın selamete eriştiği noktadan popocuklarını kaldırıp, ayrılamazlar. ' Sakin ' demek bile yetersiz kalır, ' sabırlı ' ise bulunduğu durumun alt katmanlarında ezik ezik takılır. Onları nitelendirebilecek bir sıfat bulmak, Vatikan'da Kadıköy'ü aramak gibi bir şeydir. Doğuştan gelen bir dinginlikle dingillik arasında bir şeye sahiptirler. İşte bu kişiler, benimle tamamiyle farklı kulvarlarda dolanıyorlar. Onlar ne kadar sabrın nirvanasından göklere uçuş yapmışlarsa, ben de o kadar alt tabakalarında sinirine hakim olamayan topluluğun başını çekerim. Buraları görüyorsun dimi? İşte komple bizimler ehehe. - Bizimler? WTF? -


     Herkesin düşünce yapısı farklıdır. Parmak izi gibi bir şeydir esasında. Bazı noktalarda kesişse de insanlar, eğer parazit bir asosyal değilse kişi, kendine ait düşüncelerin sahibi olmaktan kendini alıkoyamaz. En basitinden, ben kokoreçi severken, elin X kişisi kokoreçten nefret edebilir. Her ne kadar saçmalık olduğunu düşünsem de, saygı gösteririm ehehehe. Sürü psikolojisinin içine sıçayım. Düşünce sürüsünden ayrılanı kurt kapmıyor, siz olayı tamamen yanlış anlamışsınız. Valla he. At gözlükleri atılmalı. Şıpıdık öldürmeli.


     Bir de güneş artık güney yarım küreye dönmeli. Bütün dik açılarını oraya göndermeli. Ter kokularıyla bezenmiş insanları da alıp gitmeli ehehehe. Giderken de kışı bırakmalı ama yanımıza. Ben botlarımı özledim. Soğuk içimi titrettikten sonra ısınmak için içtiğim sıcak çikolatayı da. En çok da yağmuru. Durun ben sümkürüp gelecem. Duygusallaştım, peçeteleri getirin banaaa.

9 Eylül 2011 Cuma

Eliptik Elit

     Recaizade Mahmut Ekrem ile Muallim Naci tahtalı köyde kendilerine aşiret kurdular belki, fakat bu eski - yeni tartışmaları günümüzde dahi hiç bitmemiştir, bitmeyecektir. Tamam şimdiki tartışmaların sebebi kafiye düzeninden uzak olsa da ben onlara atıfta bulunuyorum kendi çapımda, sen kurcalama eheheheehe.


     Bahsettiğim yazarların zamanlarının da çok ötesinden beri bir Batı hayranlığı var milletimiz üzerinde. Bazen hayranlıktan da öte bir forma bürünüp, kendi milletini yermeye kadar trajikomik bir yolda ilerleyebiliyor bile. Tamam, Osmanlı'nın dağılma sebeplerinin önemli taşlarından biri de kendini Batı'dan üstün gördüğü için gelişmeleri takip etmemekti. Fakat Batı'ya da bu denli aşık olunmaz ki canım! Seni yapmacık eliptik elit seni ehehehe. - Keşke X ülkesinde doğsaydım. - diyen kişi ve kuruma tomarlar dolusu küfür etmek yerine, sen salak mısın? demekle yetiniyorum. Sabırlıyım sanırım ehehehe. Yaşadığımız toprakların geçmiş asırlarda tarih sahnesinin en önemli parçası olduğunu bilmiyorlar mı bunlar? Ne kadar fazla ülkenin hala gözünün kenarıyla buraları süzdüğünün farkında değil misiniz? Kurtarmak için bir şeyler yapılması gerekirken, nedir bu koyvermişlik? Koyup mu vermişler size bekaretinizi anlamıyorum ki ben. Neyse sakinim.


     Böyle konuşuyorum diye beni Batı düşmanı sanmayın canlarım. Ben de isterim bir İtalya'ya gitmek falan. Ama yaşadığım topraklara da oturduğum yerden dışkı fırlatıp, çiş, popooo demem ki. Ben sadece ülkesini yerip kenarlara fırlatan o karakterciklere gıcığım. Ülkeyi satanlara da gıcığımdır. Ben çok gıcığımdır ehehehehe. Bir tarih profesörü değilim - zaten yaşımın vermiş olduğu mahmurlukla kimpasıbıl - fakat ben bile araştırınca görebiliyorum kendi tarihimiz bile eksik, bilmemizin istendiği kadarıyla sunuluyor bize. Bazen filmi izlemiyoruz da sırf fragmanla yetiniyoruz yane.


     Uykum da geldi benim. Klavyeye o kadar söyledim bu sırada tık sesleri yerine yavaş bir şarkıyla süsle blogumu diye ama dinlemiyor ki kereta beni. Uykum vaaar. Sersemlemiş haldeyim. Sanırım biraz kestirmek en iyisi. Uyku sünneti gerek dfgas. - İğrençti lan! Kardeşim sünnet oldu da oradan geldi bu iğrenç espri. Her anlamda iğrenç. Fıyaak. - Öptüm sizi. İyi ninnilemelerlelele.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Başlık: Kasket

     Biliyorum özlediniz beni. Klavyemden blog sayfama doğru uzanan o aforizma dolu cümleleri. Bazen hüzünlendiren genelde güldüren o ifadelerimi. Özgünlük kokan kelime seçimimi. Mistik güçlerimin vermiş olduğu rehaveti. Escada, Gucci, Avon ve daha nice parfümlerin kokularıyla süslenmiş olan yazılarımın missliğini. Ve en önemlisi.. Mütevaziliğimi. - Özlemediysen de beni çaktırma, kendi kendime takılıyorum işte ehehe -


     Anlatacağım vahim durum herkesin başına muhakkak gelmiştir. Çok zorlu, çok korku dolu bir deneyim. - Korku dolu olmasa da gerilim katalım yazıya ehehe - Bu dünyada bunu tatmayan insan evladı yoktur. Eğer genlerinin o bölümüne hayvanlık karışmışsa oraya benim diyebileceğim bir şey yok. O durumda kelimeler durumunu ifade etmeye yeltenemeyecek kadar aciz kalır. Senin acizliğini anlatabilecek kadar aciz bir kelime yoktur çünkü! Öyle acizane ki... Ne diyorum lan? İyice gaza geldim ehehehe. Meraklandırayım derken hakarete kaydı yazımın akıbeti. Ama merak ettin şimdi dimi? İtiraf et. Bahsedeceğim olgunun ne olduğunu görmek için birkaç satır aşağı bile atladın belki de. Bahsettiğim zaman şok olacaksın! Daha Ucuzu Yok diyeceksin. Ve saygı duruşuna geçip yazımın heyecanına kapıldığını itiraf edeceksin. Neyseciğime ben devam edeyim. Bir alt paragrafta anlatacağım, okumada kalın ehehe. 


     O kadar delicene beyninin içinde dolanır ki bu durum, artık yolda dolaşmaya korkarsın. Ayık kalmak istemezsin, her daim uyumak ister beynindeki yorulmuş olan o sinirler. Yapamazsın! Onu bırakamazsın! Dilinin ucuna kadar gelir sonunda ve taşar. Bırakırsın onu dışarıya. Aslını duymadan kurtulamazsın. Ve sonra uçar gider. Kendi kendine. O mutluluğu... Yaşamak mükemmel bir şey. Tahmin ettin dimi artık? Beyninde dolanıp duruyor falan, bir türlü kurtulamıyorsun. Hep söylemek istiyorsun falandı filandı. Bahsettiğim şeeeey... Beyninde hiç durmadan plak gibi dolanan şarkılaaar! Daha doğrusu genelde şarkının bir bölümü olur. İşte ben bu durumdan nefret ediyorum. Sevdiğim bir parça da olsa o dönen plağın çarkına lanet ediyorum. Hele hiç sevmediğin, sırf arkadaşın minik bir mırıldandı diye diline dolanan bir şarkıysa o. Lanet okumalar, iç sesine küfür etmeye kadar gidebilir. Beynin o yönünü beyin cerrahları bile terbiye edemiyormuş. Çok terbiyesiz bu lanet olası şey.   


     Tek çare... Şarkıyı dinlemek. Başka şarkıya atlamak. Sonra finitoleyandıromessifigarotantiyezz. Rahatlama. Gevşeme. Yihalamalar. O şarkıyı yuhalamalar. Bir de unutmadan, geç kalmış bayram mesajınız: Zafer Bayramı'nız Şekerli şekerli olsun. Hepiniz öpüldünüz. Canlar. Cigerler. Agathalar. Christieler.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Bazen Ciddi Çoğu Zaman Ciddiyetten Uzak

     Aramızda statik elektrik bile yoktu. Farklı kulvardaydık. Aynı oksijeni paylaşıyorduk, fakat o oluşturuyordu ben kullanıyordum. O bitki familyasındandı, ben de insan. Yıllanmış bir çınarın kıç tarafından çıkan bir daldı adeta. Pek belli olmuyordu o ihtişamın yanında. Çok belli olmuyordu o yalanların ortasında. Görülmüyordu zaten, belirsizliğin içinde, hiçliğin derinliklerinde. Nihilistti lan belki de. Kim bilir? Ne mi diyorum? İnan, ben de hiç bilmiyorum. Girizgahı uzatmaya pek gerek yok, o yüzden konuya dalgıç gibi mükemmel bir dalışla dalıyorum. Yihaleey.

     
     Bazı insanlar vardır, tek kelimeleri çalışan çamaşır makinesinden bile daha çok gürültü çıkarır. Saçmalığa bile erişemeyecek haldedir. Bir anlam ifade etmez. Kifayete bürünemez anlayacağınız. O insan modelini gördünüz mü, topuklara kuvvet oradan uzaklaşmazsanız hayatınızın geri kalan zamanını çamaşır makinesi fonunda yaşamaya mahkum olarak yaşarsınız. Esirsin oğlaam işte tabir-i caiz olmayan şekilde. Bir de bazı insanlar vardır, konuşmalarıyla seni dinginliğe eriştirir. Hem de hiç yormadan, bırakır kelimeler seni huzura ulaştırır. Cümleleri çalındığında kulağına aptal bir tebessüm konar suratının tam ortasına. Belki de kenarına. Eğer Efe gibi yamuk ağızlıysan, konduğu yeri cetvelle ölçmem gerekebilir. Neyse. İşte böyle insanları bulmak her zaman pek kolay değildir. Bir bakmışsın yanında olur, bir bakmışsın uzaklarda. Bir bakmışsın, baktığın yerde bile yoklar. Fakat bu blogu okuyorsan eğer o insanlardan biri her zaman irisinin tam ortasında ehehehe. - Övünmek gibi olmasın ama övünmek gibi de olsun lan. -


     Sorumlulukla aramızda hep hoyrat bir ilişki vardı. Ben onun canını yakardım, o bana silleyi çakardı. Çocuklar gibi didişirdik. Bir türlü alışamadım ona. Onun da benden pek hazzettiğini sanmıyorum. Dostane tavırlara bürünen herkesin samimiyetinden emin olabilseydik keşke. Fakat bu sorumluluk, dost bir tavra da bürünmüyor ki canım. Kafama kafama kakıyor her şeyi. O bir kaka, o bir çiş, o bir sümük. Böööğ.  


     Odamda da üçüncü dünya harbi cereyan ediyor. Kapıyı ve pencereyi açınca huzurum cereyanda kalıyor. - Biraz hasta oluyor. Öksürüyor. Sümkürüyor, peçetelerle bütün odamı süslüyor. Iykınız, öykünüz lan! - Düzensizlik, düzenin içinde saltanat kurma derdinde. Oysa, bilmiyor ki, düzensizlik her zaman kalbimin en üst seviyelerinde tahta kurulmuş, sadece pasif agresif bir hükümdar. Sadece hükmettiğinin farkında değil tavırlarıma. Ya da düzensizliğin içinde bir düzen kurmuş olmamdan rahatsız. Çözebilmiş değilim ben de.


     Üslubumun usturup ayarını saçmalama çizgisine aldım. Bazen ciddi çoğu zaman ciddiyetten uzak şahsıma selamlar olsun. Saçmalamacalarla saçmalamamacalar arasındayım. Burası çok güzel, sen de gelsene.


19 Ağustos 2011 Cuma

At Gözlükleri Sorunsalı

     Filozoflar, düşünürler ve daha nice karakterler insanı ayırdı bir sürü gruplara. Aslında ayrımcılık taraftarı değilimdir, fakat bir kesim var ki onları ayırmazsak kendimizden o zaman biz de hayvan olarak kategorize edilmiş oluruz. Tamam hayvansal dokulara sahip olabiliriz fakat hayvanlarla aynı şeyleri paylaşmaya ne gerek var ki canım şimdi? Aramızdaki o " zeka ve mantık " çizgisini korumalıyız dimi? Ben " At gözlüklü sapiensler " olan gruptan bahsediyorum. Onları şöyle ayırıyorum kenara, köşeye, kuytulara. Bu yazımla belki biraz mantalite harakirisi yaparlar. Düşünce sistemlerini resetlerler, biraz da format atarlar fikirlerinin kapladığı alana.


     İnsanlar arasında çıkan savaşlar yetmedi, bir de atlarla insanlar arasında savaş çıkacak şimdi. Hayda! At gözlüklü sapiensler, ne yaptığınızın farkında mısınız? Gözlükleri atlara vermeniz gerekli artık zekası boşluktan ibaret olan mahlukatlar! Sonra insanlık at soykırımı yaptı diye vicdan azabı çekecek. Of lan. Bunları gördükçe içim acıdı. Tepkimi koydum ben de. Kaç gündür atlara gözlükleri geri verelim diye oruç tutuyorum. Bakalım, sonuçlarını bekliyorum ehehe. 


     İnsan hayata tek ve minnacık bir pencereden bakarsa mutlu olamaz ki zaten. Doğamızda var, her zaman daha fazlasını isteriz. Minicik bir pencere neyimizi tatmin edecek? Neyini tatmin ediyor, söylesene düz mantık? Onun yerine git güzel bir güneş gözlüğü al. Daha çok yakışır eminim bir at gözlüğünden ziyade ehehehe. Bir gün insanlar hayata bakış açılarını 120 dereceye kadar genişletebilecekler. 10 dereceden 50 dereceye de çıkarırlarsa kafidir aslında. Bilinç altlarına dışkı fırlattıklarım, artık gözlerinizi açın biraz daha. Işık kamaştırıyor diye karanlığa kaçmayın hemen. Düşünün, tartın, yanlışsa değiştirebilin. Kölelik kalktı, fakat insanlar hala düşüncelerin kölesi olabiliyorlar. Yazzuk lan. Bu nüansı kaçırma cancağızım. Yoksa... At... Neyse kötü sözü yapıştırmayacağım yazımın sonuna. Gayet düzgün bir üslupla yazdığım bu yazıyı, usturuplu bir şekilde sonlandırıyorum. Öpüldünüz.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Deşifreci Gözlüklerimi Taktım

     Selamlar canlarım. Bugün etrafınızdaki şerefi kaşarlaşmış kişileri deşifre edeceğiz. Bir Sherlock Holmes - Sherlockiye - olmasam da araştırmacı - gazeteci ruhumu sizlere insan sarraflığı olarak aktaracağım. Saygı ve sevgiler köpeğiniz olsun. Ben başlıyorem. Başlamadan önce hatırlatma da yapalım: Ağdalı Yalanlar Regl Umutlar


     Yalan söylemenin belirtileri arasında göze bakamama olur zırvalarını geçeceksin bir kere. Aşacaksın bu safsataları. Günümüz homoları ve günümüz sapiensleri rahat bir şekilde gözlerinin içine bakabilme meziyetleriyle ünlüdürler. Fakat bazısının içini vicdan azabıyla suçluluk kaplar, bazısının ise şerefinin bekaretinin bozulduğunu betimleyen kırmızı renkte bir boşluk. 2. durumda anlamak çok zordur o yüzden o kişiyi kaybetmişsinizdir. Çünkü psikopat sapienslerimiz kendi söylediği yalana inanır kıvama gelir. Belki de zihninin bir köşesinde inanmak ister. Neyse. Araştırma konum o değil oğlaaam benim, ben geri dönüyorum.


     İçini vicdan azabı veyahut suçluluk duygusu kaplayan insan yalan söylerken siz ellerine ve yüz ifadesindeki değişikliklere dikkat edin. İfadesi kayık bir hal alır. Böyle böyle suçlu bir hal. Kelimeler de ağzından çıkarken şöyle bir diline takılır. Elleri hep bir şeylerle uğraşmak istercesine, bazen üzerindeki kıyafetin kenarını çekiştirir. Falandı filandı yalandı kalandı. Fakat bunların hepsi olurken, çaktırmamak babında, gözlerinizin içine rahat bir şekilde bakabilir. Ya da hiç kasmaz, mesaj atar ehehehe. En iyi yöntem, sen o sırada yemiş gibi yap agatha. Araya birkaç gün koy, sonra yalanını ortaya koy, suratındaki ifadenin amuduna koy. Koy yavrum koy oooh. Konu bir daha açılınca ifadesindeki korkuyu ve değiştirme çabalarını fark et. Fark etmezsen, edemezsen, at gözlüklerini çıkar at. Zıpla üzerinde, kır onları. Neyse. Sen üzerine git şahsın, üstele, değiştirsin hikayeyi. Veyahut konuyu değiştirmeye, kapatmaya çabalasın. Demin bahsetmiş olduğum 2. durumda olan şahıslar arasında koltuk çekip oturmuyorsa tabii. O pişkinliğin nirvanasında dolanır, istifini bozmaz, tam gaz devam. Yihaaa. Fakat korkmayın. Açık verecektir elbet. Bünye o kadar yalanı kaldıramaz. Kaldırırsa insan değildir, hayvan da değildir. Hayvanlıktan da çıkmış bir canlı türüdür.


     Bir de yalan söylemeyi hiç beceremeyen bir kesim vardır. ( bkz. ben ) Yalan söylerken mal mal güler, dudaklarının şekli değişir. Ya da bazısı kızarır, bazısı çok göz kırpar. Hehh bizler hiç yalan söylemeyelim cans. Hiç olmuyor ehehe. Bir de bir rivayete göre yalan söyleyene hikayesini tersten anlatmasını isterseniz ve beceremezse %90 yalan söylüyormuş. Ben değil gazeteler yazıyor bunu. Gazetede her yazana da inanmayacaksın esasında. Ama olabilir de olmayabilir de. Cancanlar duyduğuma göre yalan söylenmesi en çok cerrahların işine yarıyormuş, burun ameliyatı yapmakla yükümlü olanlarının yararına çalışıyorsunuz. O burun da şekil kalır mı? Of lan. Aslında benim söylediklerim de zırvalama gibi. Olabilir de olmayabilir de.


14 Ağustos 2011 Pazar

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak

     Heyoo. Yeni bir günde yeni bir blogda daha hep beraberiz. Çay, kahve, cappucino, kola, fanta falan ne arzu ederdiniz? Patlamış mısır blog ortamına pek uymasa da, arzu ederseniz klavye tastikli patlamış mısır yapıcıyla hızlı bir biçimde patlamış mısırınızı yollayabiliriz. Garanti Card garantili hem de. Çok afilli değil mi?


     Biz, her şey önümüze seriliyken hiçbir şeye vakit ayıramayan bir canlı türüyüz. Hala koskaca bir : izlenecek filmler ve okunacak kitaplar listem var yahu. Bir de zamanın geçmediğinden yakınırız. Zaman aslında öyle bir geçiriyor ki. Elimizde ne varsa hepsine geçirip, gidiyor. Yetişemiyoruz. Bir Süreyya Ayhan değilim ki canım yetişeyim, süpersonik bir hıza da sahip değilim. Koşuyorum ama durduramıyorum, nefes nefese kalana kadar ben bir bakıyorum adam bana tur bindiriyor. Hem geçiriyor hem de bindiriyor. Ohhh. Rahatız bakıyorum, Zaman. Ben de avuntu olsun diye saati bozdum, artık hep istediğim zamanı gösteriyor. Bir ukte tebessüm oluşturuyor kereta bende ehehe.


     Film izlemek, bir parça huzurun ruhuma serpiştirilmesi gibi bir şey benim için. Tanrıdan bir hediye. Hele Johnny Depp varsa o filmde aptal bir tebessüm de suratıma pelesenkleşir. Saniyede beynime yollanan onca görüntü içinde bir sübliminal mesaj da olsa - Fight Club'da Brad Pitt'in yolladığı hariç ehehe - huzur verici lan işte. Öyle süslü betimlemelerle anlatmayacağım. Gerek yok. Herkes bilir, film izlemek rahatlatır. Bir nebze uzaklaştırır, alır, götürür seni başka diyarlara. Bazen hüzünlü, bazen komik, bazense gerici. Hepsi eyidir eyi.


     İftardan sonra şişen göbeğe lanet olsun! Zaten oruç tutmak 1 ayda verdiğin kiloyu 1 haftada almaktır, yani, öyle değil mi? Oruçluyken kilo verenleri anlamak mümkün değil. Nasıl bir yetenek bahşedilmişse onlara, ben de ondan istiyorum. N'olursun, biri bana da göstersin yolu! Karanlıktayııım, dayanamıyoruuuum. Paranoya yaptım. Çözeceğim bu işi. O zaman görüşecez sizlerle, artist çirozlar.


     Batakta, pokerde, okeyde veyahut 51'de rakip tanımam cancağızlarım. İskambil kartlarını alanlar gelsin hele, ben burada sinsi sinsi bekliyor olacağım ehehe. Kitap ayracım da iskambil kartı ayriyetten. ( JOKEEER ) Abartmıyorum, kendimi bildim bileli batak ve okey oynarım. Aileden gelen tatlı bir özellik. Bu arada hep içimde şu sorunsalı yaşarım: İskambil kağıdı mıdır? İskambil kartı mıdır?


- Konudan konuya sek sek oynadım. Kutucukları da çizdim. Sanal tebeşirimle hallettim. Ben eğlendim. Ya da eğlenirmiş gibi yaptım. Bilmiyorum. Öyle işte. Haydi. Öperem.

12 Ağustos 2011 Cuma

Selamlar Yağmur

     Hava güzelleştikçe benim kafam da güzelleşti. Şöyle bir huzur kapladı içimi. Yağan yağmurla beraber aktı gitti içimdeki hüzün, geldi yerine cancağızım tebessüm. - Ben aslında Nazimiye Hikmet'im, bu kafiyelerin kaynağını açıklıyorum. İçimdeki ozan-iye fışkırıyor klavyeden işte arada, idareten dayanacaksın ehehe. - Güneş sonunda sözümü dinledi, 1 günlüğüne olsa da bıraktı bizi. Sanırım Güney Yarımküre'ye bir umut olmaya gitti. Canım benim. Giderken yerine yağmuru bıraktı, aslında çok vefakar çıktı bu Güneş. 

     Parmak uçlarımda dans ederken yağmur damlaları içimde bir taraflarımı yırtarcasına haykırıyordum, çocuklar gibiydim, adeta ağlıyordum ve dedim ki: " Hobarey, nolareey. Yihaa, yuhaa, ohaa. " Hatta kış gelmiş triplerine girdim, bir Cappucino yaptım kendime. Tripkar tripkar oturuyorum klavyenin karşısında. Fakat beynime akın etti şimdi şu soru: " Yahu bu tapılası hava, gelecek hayvansal sıcakların bir habercisi olmasın? Neden olmasın? Olur olur. Olmaz dimi ya? Bilmem ki. " Böyle tezatlarla boğuşuyorum işte, güreş falan yapabilseydim ona da kalkışırdık. Biz şimdilik laf dalaşına girdik, ağzını burnunu dağıtıp geleceğim bu tezatların. Nerde benim kelime sopam?

     İşin aslı, ben yağmuru çok seviyorum. Bazı insanlar sevmez, ölesiye kaçar yağmurdan. Fakat ben saçımın içine, biraz da üstüne ne kadar sıçacağını bilsem de... Yine gördüğüm zaman çıkarım karşısına, dolaşırım elinden tutup. Öyle belki çocukluk. Belki heyecan. Belki bağımlılık bir nevi. Bilmem ki? Bazıları sevmez yağmuru, maskeleri akıp gidecek diye suratlarından. Ama ben inatla yağmur sevdalısı olmaktan vazgeçmiyorum! Vazgeçmem! Vazgeçebilemem! 

9 Ağustos 2011 Salı

Biraz Hüzünlü Biraz Da Müzikli

     Kalemimi ciddiyetten tarafa çeviriyorum ve lugatımdaki bütün muzur sözcükleri bir kenara fırlatıyorum. Evet doğru duydunuz! Bu yazım gayet ciddi olacak, biraz hüzünlü, biraz da mağrur, bir tutam da mağdur belki. Aslında hüzünlenmek için de bir sebep yok, sadece gecenin karanlığı ve kulaklığımda bangırdayan müzik, biraz da gözkapaklarıma düşen yorgunluk beni emo bir psikolojiye itti. Ama emodan daha çok neye üzüldüğünü bilen bir psikolojiye. Neye üzüldüğünü kabul etmese de içten içe bilen bir ruh haline... Ama bir yandan da üzülmek için bir durum olmayan saçma bir parodiye işte. Neyse siz şimdi benim tezatlığımı bırakın yahu.


     Hep düşünmüşümdür: İnsan ruh haline göre mi müzik dinler? Yoksa ruh hali dinlenilen müziğe göre şekillenir mi? Müzik seni mutlu etmek için bir araç mıdır, yoksa mutluluğuna mutluluk katmak için kulağının ihtiyaç duyduğu bir rahatlama mı? Seni bir anda başka biri yapmak için bir güç müdür? Yoksa sadece o halini biraz daha tastiklemek için kulaklarınla biraz da kulaklıklarınla dans eden bir ruhsal doyum mudur? Bilmiyorum. Müzik çok ilginç bir şey. İnsanı bir anda başka bir yerlere götürebiliyor sanırım. Ya da fark etmeden kapısına kadar geldiğin bir yerde sana nazikçe kapıyı açıp, içeri davet edebiliyor. Kim bilir? Bilen bilir de ben bilemem. Sadece bana bir anda başka duygular yüklediğini, bazı şeyleri farkına varmamı sağladığını hissedebilirim. Ve gecenin akan yalnızlığında, pencereden sızan rüzgar sesine uyumlu bir şekilde ruhuma işlediğini söyleyebilirim. 


     Müzik mi ruhun gıdası, yoksa ruh mu müziğin gıdası, onu da bilemem. Ben bugün sanırım hiçbir bok bilemiyorum. Sadece susuyorum ve dinliyorum. Belki biraz daha iyi olurum diye, belki biraz daha anlarım diye. Belki, belki demeyi artık keserim diye. İçimde gömülü kalan şeyleri çıkartıp belki yüzleşirim diye konuşmuyorum. Sadece dinliyorum. Bekliyorum. Hissediyorum. Susuyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve karşımda kendimi aynaya bakarken buluyorum. Gözlerimde biraz yaş birikmiş, peçete elimde öyle donuk bir bakışla kendime bakıyorum. Sonra gözlerimi açıyorum ve karanlık odamda tek başıma mal mal oturuyorum. Hayat bu işte, müzik bir anda beni boş bir odaya, boş bakışlarımla götürürken, gerçeğe dönüşte kendimi yine boş olsa da benim odamda, daha da boş bakışlarla bulabiliyorum. Hüzün kaplasa da etrafı, mistik bir kokuyla sarsa da vücudu, ondan kurtulmak pek de zor değil. Çünkü çok sıkıcı lan. Neyse bu kadar yeterli. Ben yine gömerim kabrime, yüreğimin derinliklerinde toplu mezarlık yaparım bütün hislere, kişilere, düşüncelere.


     Aslında kimileri gibi şarkı sözleri paylaşarak Twitter'ımı ve milletin ana sayfalarını bok edebilirdim. Ama yapmadım. Burada salak salak melankolik melankolik şeyler yazdım. Ve gidiyorum şimdi, tekrardan döndüm ciddiyetten uzak olan o köşeme. Huzurluyum şimdi. Okuduysan da mucakslarımı yolluyorum. Gözlerin yorulmuştur, otur hele bir dinlen.

7 Ağustos 2011 Pazar

Sofistike Bilgili Tabaka

     Sanal alemde herkes kültürlü, herkes elit, herkes her şeyi bilir. Herkes kahin. Herkes idealist. Herkes şair. - Yalnız kafiyeli oldu, irisler bayram etsin eheh. - Bir iki tane afilli söz öğrenen herkes, sanal idealizmin en önemli bireyi haline gelir. Kitap okumanın gereksizliği ise su götürmez bir gerçektir. Ne gerek var? Birileri okumuş, iki üç tane fikir atmış işte ortaya. Sen niye kurcalayacaksın dimi sanal idealist? Zahiri filozof, ezberci ahmak. 


     Puzzleın küçük bir parçasını bulduklarında, bütününü tamamlamaya gerek duymuyorlar. Daha doğrusu buldukları  parçayı her şey zannedip, dünyayı o kapandıkları küçücük parçalarından ibaret sanıyorlar. - Tabi o parçayı onlar mı buldu, o da tartışılır eheh. - Arada bir modaya uyacak şekilde bir iki fikir de ödünç alırlar tabi ki. Abartmamak gerek. O kadar da sığ değillerdir belki de. Birkaç adım atsalar bir derinliğe sahip olacaklar aslında.. Ya da ben hayaller diyarında mal mal dolaşıyorum son cümlemi söylerken.


     Ben de büyük bok değilim elbet. Fakat bunun bilincindeyim. Bu bilinç sayesinde bir ortanca bok falan olabilmişimdir belki. Bilmiyorum ki. Neyse, sanal idealizme selamlar olsun. Mantalitenize harakiri yapıp, yeni bir düşünce sistemi geliştirmeniz dileğiyle. Tabi kişisel gelişim zımbırtısı dahilinde değil bu söylediklerim eheh. İyi bir çocuk olursan şirinleri bile görürsün olayı vizyondaki için geçerli değilmiş, haberiniz olaa. Sonra iyi çocuğum triplerinde gezmeyin ortalıkta, yazık olabilir yane.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Korku Filmi Klişeleri Vol. 2

     Hatırlatma: Volüğm 1


     Korkmayın şimdi burada isim verip kimseyi rencide etmeyeceğim, öyle dizin falan titriyorsa ellerinle durdur onu bir şey söylemeyeceğim senin hakkında. Sadece bu zinde dimağlarımıza gönderilen salak imalarına dur diyeceğim! Farklı filmlerde aynı olgu.. Sıktı be cancağızlarım. Neyse ben klişeleri sıralamaya devam ediyorum, iyi seyir-okumalar dilerim. Zira okurken izlediğiniz filmler aynı film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçecek, biliyorum. İnkar etme!


     9- Bir anda ekrana fırlayan bir cisim veyahut bir kedi ya da sadece bir gölge ile korku dozunu yükseltme çabaları klassico makamına erişmiştir.


     10- Sakin, sessiz, narin olan karakterimiz bir anda cengaver kesilip gücüyle bizi dumura uğratabilir. Hatta genelde o piçovs katil çıkar lan.


     11- Kötü olayın gelişi giden elektrikten anlaşılır. Elektrik bile korkuyor kaçıyor işte daha ne olsun? eheh


     12- Kurban aynaya bakarken bir anlığına kafasını çevirip yeniden aynaya baktığında katil-canavar-ruh ne haltsa orada belirir. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler, demek ki bir anlığına gözünün görmediği noktaya giderek gönülden uzaklaşmaya çalışmışlar. Ayy canlarım, ne düşünceliler. 


     13- Gruptan ayrılanı kurt kapar misali filmde de grupça hareket edilirken oradan ayrılan eleman anında ölüme doğru gidilen yolda emin adımlarla gitmiş olur ve cesedi birkaç dakika içinde selam çakar gruptaki diğerlerine.


     14- " Others " korku filmi isimlerinin kaşarlaşmış sözcüğü. 


     15- Kurban katilin yerini bilemese de katil mistik güçleriyle anında kurbanın yerini tespit eder. Adamların beyinlerinde radar var, anında buluyorlar besbelli.


     16- Kurban tam ortamdan sıvışacakken ayağını ya da kolunu bir yere vurur. Beceriksiz şu zamane kurbanları, sessizce kaçsana absürt kafa eheh.


     17- Arabaya koşulduğunda kontak ilk seferde çevrilmez. Fakat tam katil ya da yaratık her ne boksa o kurbana ulaşacağı zaman mucizevi bir şekilde araba çalışır ve kurban vınnnlar. Turkcell vınn işte her yerde.


     18- Araba ıssız bir yolda bozulur, ne hikmetse bir anda çalışmayacağı tutar. " Gerizekalı madem peşinde psikopatın teki var, senin ıssız yolda işin ne? " diyesi gelir insanın içinden öyle anlarda. Fakat klişe cancan bunlar, takmayacaksın.


     19- Müziğin sesi artarsa biri ölüyor, öldü, ölecektir. Güven bana. Seninle Testere gibi " I want to play a game. " durumlarında değiliz. 


     20- Bir sessizlik oluyorsa o sükunetin habercisi değildir. Kesinlikle bir bokluk olacak demektir. Tırast miğ beybi.


     Gece gece aklıma başka bir şey gelmedi lan. Sonra belki sesi yükseltip volüğm üçe alırım. Kim bilir? Ben bile bilmem.



3 Ağustos 2011 Çarşamba

Açım, Açsın, Açız, Açlar

     Karnımdan gelen gaipten seslerle kanka olmuş olabiliriz. Yanımdan ayrılmıyorlar canlarım benim. Benimle konuşmaya da çalışıyorlar ama maalesef aramızdaki bağ o kadar yücelmiş bir durumda değil. Bir gün ben onları anlayacağım onlar da beni.. Ama şimdilik bana aç olduğumu vurgulamaktan başka bir etkide bulunmuyorlar.

     Bir de kafamın içinde sek sek oynayan sincapları unutmamak lazım. Her sek atışlarında kafamın içinden sinir uçlarıma doğru haykırışlar eşliğinde bir baş ağrısı fışkırıyor. Canlarım. Yerim lan onları. Bu mecazi söz o sincaplar tavuk olsaydı gerçeğe doğru gidebilirdi. Ama işte ne yapalım? Kader, kısmet dolaylarında dolanır bu şeyler.

     Neyse. Ben biraz kitap okuyacam, sonrasında zaman makinesi yapmaya başlayabilirim. Bunun için Back To The Future seni de izlemek gerek. Hem benim Dr. Brown'dan farkım ne ki cancağızlarım? He açım şu an belki o olabilir.

Farklıydım O Geldiğinde

     Birden bire karşıma çıktı. Hiç bilmediğim bir yerde, hiç tahmin etmediğim bir anda karşımdaydı. Bana pis pis sırıtıyordu. Beni görüyordu da görmüyormuş gibi davranıyordu, çünkü artık o ben olmuştum. Kendimin aynası olmuştum. Fakat şeytanlı filmlerdeki gibi ben kıpırdamıyordum o karşımda hareketleriyle beni ürkütüyordu. Aynı bana benziyordu. Biraz daha tombuldu.Ya da ben kilo almıştım. Biraz daha boyu uzundu. Ya da ben kendimi görmek istediğim silüete sokmaya başlamıştım. Bilmiyordum. Tek bildiğim daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamış olmamdı. Çok farklıydı. Bendim de hani ben değildim bu. Başka biri olmuştum ben. Farklı biri..

     Bakışlarımda farklı bir insan, gülüşümde farklı bir duygu, tebessümümde farklı bir anlam, duruşumda bile farklı biri vardı. Farklıydım o geldiğinde. Bendim de işte ben değildim de. Arada yine " Merhaba " demeye gelir. Zaten herkese böyle biri gelir. Vefakardır yani. Bazı dostluklardan daha çok yanında olmuştur. İyi gününde yanında olma imkanına sahip olmasa da kötü gününde hep yanındadır. O senin kötü gün dostundur lan. Ama dost değildir de. Garip bir şeydir işte. Sensindir o ama sen de değilsindir. Çok farklıdır. Söylemeyeceğin şeyler söylersin, yapmayacağın şeyler yaparsın. Ve sonra ardından gelen pişmanlık.. Bir daha onunla karşılaşmak istemezsin. Bıraksın gitsin istersin seni. İlk zamanları çok ilginç gelmiştir, sonuçta bilmediğin bir yönünü, bilmediğin bir tarafını görmüştün. İçindeki şeytani duygularla karşılaşmıştın. Her insanın içinde olan kötülüğü sen de tatmıştın. 

     Başta güzeldi. Başta tatlıydı. Yıllandıkça ekşileşti. Sonra damağımda acı bir tad bıraktı. Ve gittikçe tüketti beni.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Döl İsrafı Yapmayın Lan Yazıktır

     Nasıl bir gecede, nasıl bir orgazm sonucu, nasıl bir yumurta ile nasıl bir sperm bir araya gelmiş de böyle bir karakterciği meydana getirmiş diye düşündüğünüz olmuştur sizin de. İnsan demeye dilim değil klavyem bile varmıyor, karakter olmayı zaten kalıbı almıyor o yüzden karaktercik diyorum. Fakat bu yazı belirli bir formdaki bir canlıya değil, öyle sevmediğim profilde olan bütün karakterlere atıf olsun. Belki bir nevi bazılarınızın içinde kalmış öfkeyi de dışarı atıyorumdur, eğer öyleyse ne mutlu bana, ne mutlu bu klavyeye, ne mutlu bu saçmalayan naçizane kelimelerime.


     Elitliği küfür etmemekle ölçüyor iseniz ben yokum canciğer kuzu sarmalarım. Döl israfları ile karşılaştığımda ağzımdan süpersonik bir hızla çıkabilir argotonik şeyler. Bir bakarsın araba yarışına katılmış, birinciyi de geçmiş, hızıyla görenleri kendine hayran bırakmıştır bu argotonik fasafosik fosilistik sözcüklerim. Amaaa asıl küfür ettiğini belli edenden korkmayacaksın, yakınında olup sana küfürden beterini yapandan korkacaksın. Yane bu şerefinin cenazesi kalkmış karakter yosmaları korkutmalı adamı ya da kadını ya da çocuğu. Her ne şekilde olursan ol yine de kork. ( what the fuck? ) Burada ebeveyn olmanın da zorlukları göze değil direkt olarak irise çarpıyor. Şekil A'nın üçüncü tüzüğüne göre buradaki şematik durum bize bu konuda açıklık getiriyor. Ve diyor ki küfür edeceksen et ama abartma, her şey dozunda.


     Her şeyin israfı yazıktır be, döl israfı yapmak da elbette ki yazıktır. Tuğba Ekinci aslında Kondom isimli parçasında bunu anlatmaya çalışır sizlere. " Herkese kondom " derken siz sapık anlamıştınız dimi? Fesatsınız olum! Orada kadın çok ulvi bir konu hakkında bilgi veriyor aslında. Ama sizlerin hatası değil be döl kaynakları. Fakat ileride küfür yemek istemiyorsanız önceden iyi düşünerek almalısınız bazı şeylerin kararlarını. Dünyadaki orospu çocuklarını silme operasyonuna başlayın. Haydi öptüm sizi, güveniyorum sizlere.


Yuh ya gerçek değildir herhalde. Ya da Shrek'in insan versiyonu bu el. Evet evet.

31 Temmuz 2011 Pazar

Uykusuz Olmak Zor Meziyettir

     Uykusuz olmak zor meziyettir, bir nevi uyanıkken yaşamıyormuş gibi. Bir nevi Walking Dead'deki zombiler gibi lan eheh. Gözlerinle savaşa girersin, gözkapaklarına direnirsin. Savaşmayın, sevişin lan. Ne böyle? Bırak oluruna gözkapaklarını, rahat etsin ruhun. Dinlensin bedenin. Öyle bir şeyler işte.


     Uykusuzluk gözkapaklarının ağırlığına dayanamamayı işaret eder. Uykusuzluk gözlerinin kırmızılaşmasına sebebiyet olur. Ama uykusuzluk seni içmeden sarhoş eder, böyle hiçbir şeye tam anlamıyla konsantre de olamazsın. Uykusuzlukla yazılar bulanıklaşır, sek sek falan oynarlar, bildiğin dalga geçerler seninle, kitaptan bir sayfa bile okuyamazsın. Okursun da belki, anlarsan nobel ödülü kazanırsın, o derece. Uykusuzlukta beyin fonksiyonel olarak çalışma prensibinin dışına kayar. Hayır lan bunu ben uydurdum, sadece ciddi bir şeyler de girsin, tıbbi bir şeyler de kanıt olsun diye. Olsun, gayet de güzel durdu yazının akışının getirmiş olduğu o ruhani zımbırtılara göre. Şu an ben de uykusuzum, gördüğünüz üzere kalemimin akıbeti bu yönde ne kadar da değişim geçiriyor. Bilmiyorum ki. Uykuyu çok seviyoruz biz millet olarak. Bazen 12 saat bile yetmiyor, o kadar hayvan olabiliyoruz dostlar, itiraf edin siz de. 8 saat uykuyla hayat güzel, dinç bir kafada geçer diyorum ve susuyorum. Filmler de güzel. Ohhh hayat çok zor.

29 Temmuz 2011 Cuma

Kahraman Hasta Yakını

     Mistik güçlerimin farkına zaman içinde daha iyi varıyorum yahu. Şimdi de içimde bir yerlerde gizli kalmış, yardımseverliğin kenarına yapışmış olan o gücü buldum: Refakatçi. Şimdi hastane odasındayım, laptop da yanımda ama, keyfine düşkün pezovengia işte ben eheh. Neyse şimdi abartarak tasvirlerime başlıyorum, takipte kalın. Arada tahlil de yapabilirim, hazırlıklı olun. Burası hastane, burada her şey olur. Aslında böyle dalga geçer gibi oldu, sanki hastane dalga geçilecek yer gibi. Öyle değil tabi ki. Misal ikinci defa tümör ameliyatı olan kırk yedi yaşındaki adamı görünce de üzülmedim değil. Daha doğrusu görmedim, duydum. Olsun duyu organlarımın biriyle hissettim ya durumunu, o yeter.


     Kapıdan içeri ilk adımımı attığımda etrafımı bir soğuk hava dalgası kapladı, içim soğudu. Altı üstü hastanenin girişindeydim, sanki morgdaydım be. Sonra fark ettim bu soğuk hava dalgasının sebebi tepemde duran klima imiş. Ama olsun siz benim anlatmak istediğimi anladınız, ben biliyorum. Yani aslında hastanede olmanın içimde bir huzursuzluk yaratması gerekiyordu. Ne bileyim belki mistik güçlerim böyle yaptı beni ve bu değerli görev için içimdeki huzursuzluğu aldı götürdü uzak diyarlara ama ben tasvir ve tahlil yapacaktım. O yüzden şu klimalı kısım da dahil okumadnız sayalım kaldığım yerden devaaam:


     Girişte bir masa vardı ve bir bayan bir erkek olmak üzere arkasına geçmiş buranın maddi işlerini yürütüyorlardı. Sanırım. Bilmem attım şimdi bunu. Neyse. Etrafıma baktığımda her yer beyazlar içindeydi, daha doğrusu geneli beyazlar içine sarılmıştı. Burada hayatlar başlayıp, hayatlar son buluyordu. Beyazlar içinde başlayıp, beyazlar içinde son bulan hayatları betimliyordu diye düşündüm bu beyazlar ve mal bir tebessüm kondu suratıma. Bilmiyorum bende. Kendim hasta olarak gelsem belki beyazlara değil diğer tonlara odaklanırdım ama şimdi irisime irisime gelen renk bu beyazlardı. Sonra hastanenin asansörüne geçtik ve katların numaralanışına baktığımızda 2'ye bastık. 2. katta Yoğun Bakım bulunuyordu. Asansörün yavaşlığını ilk önce karşılaşma ihtimalinden korktuğumuz olgudan dolayı bir his sandım. Fakat sonraki günlerde fart ettim ki bu düpedüz gördüğüm en iğrenç asansördü. Ulan hastane güzelsin, hoşsun, oda da konforlu falan ama asansörün neden bu kadar boktan? Neyse. Gittik Yoğun Bakım'a. Her şey iyiydi, güzeldi. Zaten kötü olmayacağını içten içe biliyordum. Bir risk falan kalmamıştı. Yine o mal tebessüm geldi, hoşgeldin dostooom dedim içimden eheh. Yoğun Bakım'da durumu en iyi olan hasta bizimkiydi, buna bir yandan sevinirken içten içe de bu sevinçten dolayı ufacık bir vicdan azabı hissetmiştim. Sanki diğer insanların durumunun kötü oluşuna sevinmişim gibi saçma bir his gelmişti. Oysa alahası yoktu, ama işte o mal his geldi bir an çok durmadı, hasta ziyareti kısa olur diyerekten gitti sonra. O gün başlamadı bu refakatçiliğim, ertesi gün rüzgarlı bir sabahta ( sabahın köründe ) başladı. Ve içime mistik güçlerim doldu. Huzurluydum. Odanın klimasından dolayı serin hisler içerisindeydim. Ve şimdi buradayım, iki saattir saçmalıyorum. Sanırım sıkıldım. Neyse biraz kitap okuyacam ben, gideyim o zaman. Evet.


NOT: Hastane mi, hastahane mi? sorunsalını yaşardım eskiden. Şimdi hastane olduğunu biliyorum; ama hastahane daha mantıklı. Bir anlamı oluyor gavatlar işte. Hasta Evi. Hasta Ne? Hasta ne lan? Burası neresi?

Kitap Yazmak Vardı

     Parayı kırmanın yolu; akıcı, güzel ve mistik bir kitap yazmaktan geçiyormuş ben bunu anladım şu son günlerde cancanlarım. Fakat eğer ben bir kitap yazmaya kalkarsam tasvirlerim Mai ve Siyah düzeyince veyahut Sergüzeşt abartılığında olacağından insanlar kitabı ilk sayfalarından sonra kapatabilirler. Bu onların kaybı olur, kalemime de güvenirim aslında. Betimleme yapmayı seviyorum işte ne yapayım? ( Kitap yazmadan tribe giren kızın dramına hoşgeldiniz, patlamış mısır servisimiz birazdan başlayacaktır eheh. ) Bir ortak bulup kitap yazmak lazım lan. Bir ilke imza atıp 2 kişi birden kitap yazacam, paramı da paylaşırım olsun yeter ki karşımdaki de en az benim kadar içinde bir yazar ruhu beslesin. Belki ciddiyim, taşşakolas bir şeylerden bahsetmiyorum. Öyle karşımda mal mal gülme. Betimlemeyi sevsem de bunu kenara atıp bir kitap yazmak lazım. Şu son 1 yılda aldığım kitaplara baktığımda her beş kişiden biri en az bu kadar kitap alsa ve aralarında aynı kitabı alan on kişiden üç kişi çıksa of off lan o yazar parayla amuda kalkmaz, tuvaletinde peçete kalmadığında onu münasip yerlerine temizlemek için de kullanabilir.


     Zaten size bir şey söyleyeyim mi, bu ülkede bir yerlere gelmek istiyorsan ya topçu olacaksın ( bana uymuyor be ) ya popçu ( alınmayın rakçılar sizde de iş var ) ya da şöyle adamakıllı bir yazar olacaksın ya da kadınakıllı. Kadınakıllı olayım ben en iyisi. Yanıma da bir ortak bulayım ohh maaağy gaat. Ortak fikirlerle ortaya çıkacak cennete siz bile şaşıracaksınız. Evet evet! Bekleyin beni. Bizi. Kimse o ikinci tekil şahıs. Gel beri. Buradayım. Yazak birlikte bir kaç kelam, sunalım bir yayın evine. Temiz gibi ya da gri tonlarında bir karmaşadan ibaret sanki. Neyse " Hele bir geeel " diyorum ve Kavak Yelleri kıvamında sıvamaya başladığım yazımı noktalıyorum. Öperem sizi. Muciaağks.

NOT: Bir de Hilal Cebeci tarzı açılıp saçılarak para kazanma metodu var onu unuttum. Hee bir de torpil ile. O yöntemlere de fakınız offunuz. Malınız, yanınız, sikatereyınız diyorum.

Bu arada kitap yazmaktaki amaç para kazanmak olmamalı, tabi ki ciddi değilim. Kitap yazmak, bir şeyler yazmak bir sevdadır. "Bir efsaneydi efsaneydi senle beraber olmak..." diyebilirim.



Kraken ile Jack'in gemisi.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Mistik Güçler Sahibesiyim

     Batman gibi, Wonderwoman gibi, Catwoman gibi, Süper Man gibi, Süper Mario gibi benim de mistik güçlerim var biliyor mu idiniz canlarım? Bir süper kahraman değilim fakat bazen kendi dünyamın kahramanı konumuna geçebiliyorum. Valla he! Belki ileride açılırım, franchising falan kurarım, insanlığa bir faydam olur eheh.


     Mistik Güç No 1: Dağınık bir ortama girdiğimde kimsenin bulamadığı nesneyi o dağınıklığın içinde bir düzen kurmuşçasına hemencecik bulabilirim.


     Mistik Güç No 2: Umursamadığım kişi ve kurumları görünmez yapabilirim. Görünmezleri de görünür yapmak üzerinde çalışmalarım var, ee mistik güçlerim yardım ettiğince artık deniyoruz eheh.


     Mistik Güç No 3: Ruhum sakarların diyarında nirvanada takılıyor, bedenime sakarlığın en ince detaylarını empoze ediyor. Her koşulda sakarlık yapabilme olasılığım yüksek yani.


     Mistik Güç No 4: Tikky gibi konuşabiliyoğraam.


     Mistik Güç No 5: Karşımda boş boş konuşan bir kişinin sesini kapatıp o konuşurken duymama gibi bir yetiye de sahibimdir. Bir anda sözlerinin yerini uçsuz bucaksız bir sükunet alabilir.


     Mistik Güç No 6: Mutluysam da mutluyum, hüzünlüysem de mutluyum. Farkı anlayamazsınız agathalar.


     Mistik Güç No 7: Karnımdan gelen gaipten sesleri ( biz onlara guruldama deriz aslında ) sahneye çıkartıp şarkı söyletebiliriiim.


     Mistik Güç No 8: Karanlıkta aradığım şeyi rahatça bulurum. Bunu ben de anlamam. Belki beynimin sağ lobunun ortasında soyut bir ışık vardır, bana yol gösteriyordur eheh.


     Mistik Güç No 9: Çocuklara kendimi çabuk sevdiririm. Isınıyor keretalar bana. Yirim lan onları.


     Mistik Güç No 10: Söyleyeceğim şey ne kadar basit olursa olsun ben onu kelime oyunlarıyla çok önemli bir şeymiş gibi gösterebilirim. Zannedersin romana paragraf yazıyorum yea.


     Mistizmin derinlerinden gelen bir ses: Yüzyıllar sonra yazarsınız Yüzyıllık Mistizm diye kitabımı, oscar ödüllü olmasanız da yazın lan eheh.


22 Temmuz 2011 Cuma

Senin Malın Benim Malım, Benim Malım Yine Benim Malım

     İlerde torunlarımıza egolarımızın büyüklüğü hakkında çok güzide bilgiler verebileceğimizden eminim. Onlara gençliklerimizde egolarımızı yüceltmek için saygınlığımızı yerdiğimizi göğsümüzü gere gere anlatırız lan artıkın. Bencillikle geçen bir hayatın çürüklerini içimizde taşırız büyüyünce de... Yani siz taşırsınız, ben taşımam! eheh.


     Kahkahalar içinde boğulurken herkes seni kurtarmak için en kötü bir can yeleği atar yanına, en kötü bir şey yapmaya çalışır çakalovslarımız. Fakaat eğer ki gözyaşları içerisinde boğuluyorsan sana cebindeki sümkürülmüş peçeteyi bile atmaz. Tenezzül bile etmez. Senden tarafa bakmaz bile. O ilerideki kahkaha tufanına çoktan kapılmıştır bile. Sen kimsin? Kanka? Bir fakınız bir offunuz. Kömür gibi yanınız. Şaşırdın mı? Tabii sen yalanları ağdalayıp, regl umudu olmamıştın. Salak işte, önceki yazıya geç bir önce. Neyse. Depresif mi geldi girizgah? Arada bir benim de hakkım vardır dimi ya depresif sözcük cümbüşüne geçiş yapmakta? Zaten depresiflik değil bu yazdıklarım sadece gerçeklerin suratınıza tokat mahiyetinde çarpılışı diyebiliriz.


     Yalnızlık kendini tanıman için bir fırsattır. Ya da daha da kaybolman için bir araçtır. Bunu istediğin yöne çekmek sen Ademoğlu Havvakızı'nın yöneleceği kulvardır. Sen seçeceksin. Sikimsonik dertlerle başını ağrıtmayı da sen seçiyorsun. Bir kitap bile okumadan, hakkında bilgi sahibi olmadan, yüzeysel yorumlarınla ortamın da amuduna koymayı da sen seçiyorsun. Beyninin yıkanışını en önden izlemeyi de sen seçiyorsun. Belki hayatına figüran olmayı da sen seçiyorsun, o hayatın baş rolünün hakkını vermeyi de sen seçiyorsun. Aslında sen büyük boksun, ama bazen bunu anlamıyorsun. Anladığında da abartıp ego denizinde balıklara yem oluyorsun. İşte o zaman sadece bok oluyorsun, kimse senin temizlenmene bile yardım etmiyor eheh. 


     Emolaşmayı da sen seçiyorsun, Türkçe'yi katletmeyi de, mutluluğu da, hüznü de, orospuluğu da, piçliği de, tebessümü de, kahkahayı da, ağlamayı da ve daha neler neler... Seç lan birini listeden, çok geç olmadan yön ver içinde yeşeren o hüptrik duygulara. O hüptrik hayallere. O hüptrik dertlere. Kendi ütopyanda kaybolma ama lan, yoksa kimse seni harikalar diyarından kurtaramaz. Sıkışıp kalırsın, yokluğa doğru bir yolculuğa hapsolursun. Inception'daki gibi arafa sürüklenirsin lan işte eheh.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Ağdalı Yalanlar Regl Umutlar

     Güven duygusunu insanın içinden koparıp uzaklara doğru götüren bir şeydir bu " ağdalı yalanlar ". Doğallık her zaman iyidir tabii ki fakat ağdanın gerekliliği de su götürmez bir gerçektir. Peki biz bu ağdalamayı hayatımıza gerçek anlamda sokabiliyor muyuz? Yalanları yapılması gerektiği gibi ağdalayıp, ondan kurtulup, temiz ve saf bir hayata " Merhaba " diyebiliyor muyuz? Cevap acı lan. Söylüyoru uum. Yapamıyoruz. Çünkü aptal gibi güveniyoruz. Filozoflar bile diyor " Babana bile güvenme " diye. Bunun üzerine ben bir söz söyleyemem. Adamlar işi bitirmiş. 


     İlk ağda her zaman acıtır, bilmediğin, daha önce hissetmediğin bir sarsılma duygusudur sonuç itibariyle. Fakat sonrasında karşılaştığın o temiz, saf ve rahatlama hissiyle mutlu olursun. Acı ama rahatlatıcı bir olgu anlayacağın. O ağdayı da çöpe atmalısın, üstüne yapışan yalanlarla birlikte. Ve o yalanları oraya getirenle birlikte. Seni ağda yapma mecburiyetine sokanla birlikte. Çünkü çok da sinir bir işlem. Dostunmuş, sevgilinmiş, kuzeninmiş - tamam kan bağı var burada, kuzeni kaldıralım listeden - yani kim olursa olsun artık bir " Acaba? " sorusunu içinde tutacaksın. Belki biraz uzaklaşacaksın. Sonrasında tamamen bitireceksin bütün ilişkini. Ağda her zaman gereklidir, unutma bunu. Hem bu devirde erkekler bile kolunu ağdalıyor, yalanları ağdalamak da artık zorunlu bir hale gelmiştir dimi? eheh.


     Ama ondan sonra gelecek aşama biraz sert bir rüzgar gibi insanın suratına çarpar: Regl Umutlar. Bu regl umutlar sende büyük bir güven ağrısına dönüşür. 1 haftada değil belki 1 ayda hatta abartalım belki de 1 yılda bile geçmez. Emoya bağlarsın anlayacağın bir dönem. Ama emodan daha aklı başında bir emo olursun; neye üzüldüğünü, içten içe neye sinirlendiğini, neyin seni bu hale getirdiğini büyük bir bilinçle bilirsin. Bu durumun yaş aralığı falan yoktur, depresyonun sancılı şekli olarak da adlandırabilir. Depresyondan farklıdır ama, onda olduğu gibi kendini yemeğe vermezsin. Kendini güvenmemeye verirsin. Kendini uzaklaştırmazsın ama yakınlaştırmazsın da. Stabil bir noktadan selam verirsin insanlara. Çünkü içine ağdalamadan kalan bir " Acaba? " gelmiştir. 


     Endişelenme ne kadar sancılı geçerse geçsin bu regl umutları da bitecektir. Ve insanları tanımaya başlayacaksın. Kiminle yakın olman gerektiğini, kimden uzak durman gerektiğini anlayacaksın. Kime " karşiim " diyeceğini, kime " kaşar " diyeceğini, kime " olsa da olur olmasa da olur " diyeceğini anlayacaksın. Belki arada ağdalayacaksın yine ki ağdalamak hep gerekir, fakat ilk ağda gibi acıtmayacak. Hayatını daha iyi bir hale getirecek. O yüzden ağdadan korkma, regl de olacak umutların ama korkma, sonrasında hayat daha güzel olacak. Daha temiz ve daha saf...

19 Temmuz 2011 Salı

Korku Filmi Klişeleri Vol 1.

     Korku filmlerini izlerken hepimizin suratına klişeler bir bir fırlatılır. Artık insan önceden tahmin edebilmeye falan başlar olay örgüsünü, mesela " Olumm bak burada şu kadın var ya, düşecek! " 2 sn sonra pat.. Ben kahinim lan! Heeey, Matrix'teki kahin halt etmiş yanımda. Ben buradayım. Real Kahin. Oh yeaaa. Tabi kahin falan değilim ( emin olma bundan eheh ) fakat milyon defa aynı şeylerle karşılaşınca insan artık kolaylıkla tahminlerde bulunabiliyor. Neyse çok konuştum, ben size klişelerimizi buraya yazacağım elbet tabiki de size çok tanıdık gelecekler. Ready, steady, gooo.


     1- Kurban peşindeki kişiden kaçar iken tabana kuvvet bir biçimde koşar, fakat bu peşindeki eleman ne hikmet ise her seferinde yetişir. ( koşmaya tenezzül bile etmediği halde, adam katil değil, ruhi lan insan bile değil eheh ) Ya da kurban düşer ve iki saatte yerden kalkamaz ve maloz sürünür yerde, inadına yakalasın diye. Kısacası koşan yakalanır agaaa.

     2- Kurbanımız telefonunu kullanacağı vakit kullanamaz, nerede olursa olsun o telefon bir türlü çekmez. Vodafone'lu değil tabii, ondan çekmiyor keretanın eheh.

     3- Kurbanımız her boku merak eder, peşinden depar atar ve sonucunda ölür. Biz izlerkene bunları " Gitme yavrum, herif orada bekliyor. Lan kör müsün? Of ya, izlemiyorum. " deriz. Bizi duyacakmış gibi bağırırız kurbana, çok yardımseveriz lan biz eheh.

     4- Katilden de bahsetmek gerek biraz, bütün klişeler de kurbanı sarmaz ki canım! Katil de bir türlü ölmez, her seferinde ayağa kalkar geri saldırır. Bu korku filmlerinin katilleri de ölümsüz neyin sanırım yahu?

     5- Katil, kurbanı öldüreceği zaman bütün nihai amaçlarını anlatır, bütün planlarını açıklar kurbana. Sonra o kurban bir şekilde kurtulur ya da anlattıklarını muhakkak biri duyar. Yoksa olmaz adam boşa mı konuşcak lan? Bu işin reconu böyle, adam ooool.

     6- Katili fark eden herife ya da bir şeylerin ters gittiğini anlayan elemana paranoyak muamelesi yapılır ve hiçbir dediğine inanılmaz. " Paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez. " işte koydum lafı, yeaa. ( Nirvana'nın sözüydü sanırsam )

     7- Şişman ve gözlüklü isen sıçtın abi ilk sen ölürsün, haberin olaa.
     
     8- Müzik katilin habercisidir, katil geldiğini hüptrik gibi anlarsın hemen. Yani o sahne geldiğinde kahin olmuyorsun canem, o bana mahsus tamam mııığ??!!?

     Şimdilik bu kadar yeter okuyan cancan, klişe bol sinemacı ahalisinde. Ben sonra devam ederem, merak eyleme. Lelelele canııığm.

 

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Psikolojik Çöküntü Sebebi


Video açılmaz ise buyur youtube linki: http://www.youtube.com/watch?v=uuzNohk5cYw

Resmen psikolojik çöküntüye uğratmıştı lan bu final eheh. 53. saniyede gelen sümkürükle beraber benim de gözlerim sağanak yağışa geçmişti, o sümkürüğün 2 katı sümkürük sesi benden çıkmaya başlamıştı. Hele o film müziği.. Bir film, müziğiyle bu kadar iç içe olabilir. Birbirlerine taciz ediyorlar adeta, biz de buna şahit olarak ağlıyoruz lan eheh. Ağır dramdır bu film. İzlemeyen var ise eğer derhal izlemeli, soyut bir tabancayla tehdit ediyorum olumm seni izle lan bunu! Kankacana da izletmiştim dediğine göre 4 gün etkisinden kurtulamamış eheh. Ben bir de ilginç bir itirafta bulunacağım, film bittikten sonra burada görünen başlangıca kadar bir daha geri sardım ve yine 2 saat ağladım. Yüzüm gözüm morardı resmen ağlamaktan. Psikopatım hakikatten. Çok kötü oldum lan. Ama mükemmeliyete ulaşmış bir film, gerek işleniş bakımından gerekse müziği. Müzik yeter sadece. Mavi gözlerine kurban olduğum ne hale getirdin kendini? O kadını ziyaret ediş sahnesi de çok kötü, şu finaldeki yarışma falan. Of ulan of. Durun bir sümkürüp gelecem ben yine, peçeteee! 

NOT: Filmin adı da Requiem For A Dream, En iyi 250 filmde 61. sırada. Jared Leto seni yerler yerler, yar seni yerler yerler eheh.

17 Temmuz 2011 Pazar

Mutluluğun Resmi

     İlk önce pastel renkler ön plana çıkar. Resmimizin ortasından bir dere akar gider, gökyüzünde martılar uçuşur ve vee.. Mantıklı düşün lan, sence burada mutluluğun resmini tasvir edebilir miyim? Herhangi bir kimse bunu yapabilir mi? Mutluluk göreceli ve değişken bir şeydir, dün mutluysam bugün değilimdir, aynı şeyden mutlu olamam çünkü insanoğlu bu yetinmeyi bilmez. Ben de dahilim buna, o yüzden konunun başlıkla hiçbir alakası yok, bu sadece girizgahtı, kızmayın lan bana ama artistik bir başlık oldu kabul edelim eheh.

     Neyse biz devam edelim, konudan saparsam uçuruma kadar yolum var lan benim. Konumuz: Sinir Kat Sayılarını Arttıran Öge: Sıcaklık. Sıcaklık da değil aşırı sıcaklık. Güneşten ciddi anlamda nefret ediyorum, adam benim yaşamıma büyük katkılarda bulunuyor olabilir fakat ben hiç sevmiyorum keretayı. Dün onun yüzünden nerdeyse bayılacaktım lan. Söylenildiğine göre tansiyonum düşmüşmüş. Ama biraz daha kalsaydım senin altında, bayılanzi yanii (  tikkycanlara selam çaktım, acımamıştır dimiiğ :(  ) Sevmiyorum olumm seni. Uzaklaş başka diyarlara, git Güney Yarım Küre'ye. Orada şimdi seni arıyorlardır. Ya da yahu birazcık yağmur getir hele buralara be Tanrım. Bak ufakcık bir şey. Böyle böyle altında yürüyeyim, saçım başım batsın lan umrumda değil. Yağmuru sevmeyenlere de buradan içten sövüş yapıyorum, dışa vurursam malum yasak kelimelerin de amuduna koymuş olurum eheh. Şaka lan yasak kelimelerden bana ne, sadece yazımın terbiyeli gidişatını bozmak istemedim. 

     Güneeeeş.. İyi ki varsın tamam bak nankör de değilim. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir, örnekleri de bol ama bak nankörlük yapmıyorum. Kal bu yarım kürede demin dediklerimi unutalım bir nebze. Fakat yağmuru da çağır lan, kankandır o senin. Hem gökkuşağı da oluşturur İlluminati'ye selam çakarsın be cano. Hadi be. Yağmuuuur, yağm--

15 Temmuz 2011 Cuma

Film Manyağı

     Birkaç yazı önce Bağımlılığın Psikolojik Anatomisi'ni çıkartmıştım hatırlarsanız. Hatırlamıyorsanız da hatırlıyormuş gibi yapın da üzülmeyeyim lan eheh. Neyse işte benim de böyle bir psikolojik bağımlılığım var; film izlemek. Bir yandan da Johnny Depp izlemek. Fakat çoğunlukla film izlemek eheh. 

     Film, görsel ve işitsel olarak insanı içine içine çeken bir olgudur. Fakat eğer Star'ın - çok affedersiniz - Sikimsonik Film Kuşağı'ndan ise izlediğiniz film o sizin bütün algılarınıza tecavüz eden bir olguya dönüşür. O zaman insan film izlemeye küser. eheh. Siz takmayın mycans ( canlarım demek istedim, türkçe katili ergenospienslerin tarzıyla oh yeaaah. ) güzel film bulmak pek de zor değil. Reklam gibi olacak fakat imdb var. Eskiden Beyazperde vardı ama onu da katlettiler, öldürdüler. Puanlama sistemini 5 puan üzerinden değerlendirmeye aldılar ve canciğer kuzu sarmam Beyazperde oldu sana Sinemalar.Com ve Imdb çakması bir yer ühüüü. Yühüüü. Tüüüüğ. 


     Sonra seçtiğin filmi al Torrentcan'a, başka bir şey yok. O iner yavaş yavaş, sen uyurken bile iner, tuvaletteyken de iner, yemek yerken de, dışardayken de. Sen her türlü aktivite içerisindeyken o indirmekten vazgeçmez. Adam azimli, tıpkı azimle sıçan mermeri deler misali o da deliyor film korsanlığını eheh.


     İşte böyle, babam da ben de film manyağıyızdır. O iş yerindeki bilgisayardan indirir ben evdekilerden indiririm. Sonunda da manyak bir film arşivimiz oldu laaan. DivX'inden tut Bluray 1080p'ye kadar her filmin amudunakoyduk. Süperiz lan. Valla. Yerim torrent seni. 


     Film izleyin, izletin. Bunu böyle derim böyle bilirim. Taam mı?

11 Temmuz 2011 Pazartesi

İtiraf Complication Vol. 1

1- Şebnem Ferah'ın " Sen hiç hiç oldun mu? " sözü var ya hani, ben onu " Sen hiç çiş oldun mu? " sanırdım ciddi ciddi ve devamında gelen " Bulanıkmış berrakmış her suyu içtin mi? " sözünden mal mal tiksinirdim eheh.

2- " Allah'a ısmarladık " sözünü " alağas bağladık " sanırdım ve alağas ne diye düşünürdüm. Trajikomedi benden sorulur oluuum.

Sıhhatler olsun = Saatler olsun, bunları söylemeyeceğim canlarım onlar zaten herkesin doğuştan gelen yanlış anlaşılmaları.

3- Küçükken babamın patronuna gitmiş ve durduk yere " Sen kendini patronsun diye bir şey mi sanıyorsun? " demiştim ahahahaaa.

4- Küçükken annemle o " altın günü " muhabbetine gitmiştim, mutfakta yer taştı, halı falan da yoktu ve kendime su koyarken yere su dökmüştüm. Sonra bir teyze kayıp düşmüştü. Herkes bu su nasıl döküldü diye düşünürken, ben bir köşede yarı vicdan azaplı yarı içten kahkahalı bir şekilde oturuyordum. Hiç de çaktırmamıştım lan. Ama biri bana sorsaydı sıçayaromadımdım.

5- Bu arada kusura bakmayın arada pezevengia, amudanakalktık ve demin gördüğünüz gibi sıçayaromadımdım tarzı aptal sözcükleri türetmeyi severim.

6- İncir Reçeli'nde ağlamadım. İncir Reçeli'nin sözlerini paylaşmadım. Halil ön adlı sanatçının şarkılarını sosyal ağlarımda kaşar etmedim. Ben insan değilim ühüüü.

7- Hayatımda hiç bandrollü albüm almadım. Hep Johnny Depp misali korsancılık yaptım. Fakat Esin İris albümü çıkartsın, ilk bandrollü albümüm şerefine erişecek..

8- Annemin telefonundan kendi babamı arayacağım diye onun telefonunda kayıtlı olan " babam " ı aramış ve şöyle konuşmuştum: " Baba n'oluyor, sesin bir garip geliyor, iyi misin? " ahahahaa. İşin daha da komik ve bok tarafı dedem de bizde içerde salondaydı sdfasdhdsf.

9- Sakarların ilahıyımdır, fakat güzel tatlı yaparım canemler.

10- 1. sınıftayken gözlerim bozuk olduğundan çizilen çizgileri sonuna kadar çizemezdim. ( ühüler havada salto atar şu sıralar )


11- Memento, Leon ve Schindlers List'i bu yıl izledim, ezin beni tamaaam.

12- Ben küçükken çöp niyetine bizim evin penceresini kullanırdım. ( Çook kısa bir süreydi ama bu )

13- Ben ciddi anlamda bir film delisiyim, şu an vizyondaki 4 filme gittim.

14- Yeter ya sıkıldım. Complication 2 daha manyak gelir. Gelir bir gün elbet. Belki gelmez. Gelir lan. Sağım solum önüm arkam sobe, saklanmayan ebe. Yok o sağım solum belli olmazdı eheh. Çok mal bir espriydi biliyorum, zaten 14. maddeyi bu kadar uzatmamın sebebi itirafımın da arada salak salak espriler yapmak olduğuydu.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Seçici Gececil

     Yoldan geçen arabaların sesleri eşliğinde rüzgar.. Karanlığın kelimelerle yaptığı seremoni.. İzlediğim filmi beğenmemin sonucu salgılanan endorfin.. Bir de sessizliğin gürültüsü.. Daha ne olsun olum? Her şey var işte. Bir ben yokum bir de düşlediğim dünyanın kırıntıları. Yeaa şairane cümlelerim tamamiyle ölmemiş demek ki. Hala ufak bir ilham kırıntıları kıpırdanıyor demek parmak uçlarımda. 


     İlhamım bir gün bana koşarak geri gelse.. Ağır çekimde sarılırız falan. Kelimelerden yaşlar damlar ortalığa ve kağıt parçaları yağar başlarımıza. Bir müzik çalar arka fonda.. Dans ederiz ilhamımla, yanlışlıkla ayağına basarım falan - Ve devamında gelen noktalaar -


     Yalnız konudan öyle bir saptım ki şehir dışına çıktım geleceğim yere varana kadar, sapağı kaçırdım oluuuum. - Yalnız bir konu var mı lan? - İç ses kapa çeneni ben devam edeyim. Ben geceyi seviyorum be. Karanlığı seviyorum işte. Biraz garip gelecek ama bana huzur veriyor yahuu. Hele kulaklığımda müzik tıngırdanıyorsa. Oğ may gudnığs. Gececil Hayvan Canon O'Brien. Lakabını seviyorum dostoom. Ve onu senden çalmak istiyorum, cani bir hırsız gibi ni ha ha. Ama şuna bak daha iyisini buldum ' Seçici Gececil ' Haahh. Ne diyeceksin buna? Neyse saçmalamaya başladım, susuyorum canlarım. Korkup kaçmayınız. Mu ca a a akks.

3 Temmuz 2011 Pazar

Torrent Varsa Hayat Güzel

     Mutluluğun resmini tasvir edemesem de mutluluğun programını sizlere söyleyebilirim: µTorrent. Veyahut Azerus Vuze. Yahu benden de tam bir reklamcı olur eheh. Sloganlarımı yirim ben. Neyse. Bu torrent denen dünya harikası sayesinde film arşivime filmler kattım, film arşivlerinin amudunakalktık! Affedersiniz tabirim ağır geldiyse öyle ama eheh. Fakat her şerde bir hayır olduğu gibi her hayırda da bir şer vardır öyle değil mi? Değilse de olsun lan bundan böyle eheh.

     Bazen bu can ciğerim kuzu sarmam torrentlerimin inme sürelerini 1 hafta olarak belirleyebiliyor. Abartıyor yani bildiğin hayvan. Eşler ve ortaklar çok olsa da millet o filmi indirmediği sürece, ben indirirken benim indirme sürem de uzatıkça uzuyor. Bazen sonlarına doğru indirme bile duruyor. Sonsuzluğa doğru depar atıyor yani bileceğiniz indirme süreleri. Adamlar beni başkalarına bağımlı yapıyor laaaan, tamam arşive arşiv kattık fakat yapmayın cancağızlarım böyle. Benim gibi sürekli indirme müşterisine böyle yapmayın eheh.

     Şimdi okuyan diyecek ki: Korsan lan bu! Yaptığın korsancılık kızaaam. Ya şimdi ben bir Johnny Depp gibi korsan olamadım; ama o filmi izledikten sonra işte deniyoruz be agacım, çaktırma bozma işte. Tamam iğrençti durun bir harakiri yapıp geleceğim. Git--tim beeeeen.

1 Temmuz 2011 Cuma

Türkçe Katili Ergenospiensler

     Ergenospienslerin türlerinden biri de Türkçe Katilleri'dir. Bu zekicanlar alfabemizde dahi bulunmayan harfleri kullanarak kendilerini " havalı " mertebesine koyduklarını zanneden zavallı mahluklardır. Bunları homo sapienslikten bile men etmek lazım gelir ya, neyseeğ.

     Hehh işte bu türümüz Türkçe'nin ırzına geçmeye çalışmaktadırlar, onu iyiden iyiye sıkıştırmaktadır yani. Türkçe'nin ana babası yok mu ki şimdi onu koruyacak? Var tabi. Herkesin aslında içinde bir yerlere akın etmiştir o ana baba da insan gerizekalı olunca bunu bulamaz tabi ki. Türkçe de buralardan kaçıp kurtulmak istemiştir. Sonuç itibariyle onun da bir gururu var dimi hayvanlarım benim. İşte Türkçe ne kadar kaçmaya çalıştıysa yabancı sözcükler dilimizin kökenine o kadar hızlı bir şekilde girdiler. Ne kadar uzaklaştıysa buralardan gençlerin diksiyonu ve yazı dilindeki tarzları o derece yozlaştı. Buradan sana sesleniyorum Türkçe, seviyoruz olum biz seni terk edip gitme bizleri. Ergenospienslere bırakma bu sahaları.

    Bir de bahsettiğim türümüzden ayrı olarak bahsetmek istediğim ilginç bir durum daha var. Eskiden bağlaç olan -de ayrı yazılmıyor diye kıl oluyordum, var ya şimdi bağlaç olmayanı bile ayrı yazıyorlar. Valla bak. Utanmasalar or da diyecekler lan. Bu arada bendeniz tabii mikemmel türkçe konuşan bir kişilik değilim. Fakat şu anki durum itibariyle hiç de fena konuşmuyorum en azından, iyi de yazıyorum burası kesin. Gerisi sizin takdirinize.  
" Dilini kaybetmiş bir millet yok olmaya mahkumdur. " demiş dimi Atatürk? Siz sözde Atatürkçüler bu sözü, " Dilini kayhbetmiş bir milleT yoq olmaya mahqumdur. " diye yazarsanız, ya da daha da sıçarak içine yazarsanız ben de alır o sıçmığı size yediririm. Tamam lan iğrenç oldu. Neyse. Zaten etraf tarafından kabul görmek için konuşuyorsunuz, siyasi yorumlara yüzeysel dehanızla salça oluyorsunuz. Bari bir üslubunuz olarak yapın lan bunu. Usturuplu atın yane. Haydi ergenolar, sağlıcakla kalın.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Hakikatten Psikopatım Ben

     İşim gücüm yok lan benim. Yatacak yerim de yok benim. Konuşacak kelimelerim de yok benim. Söylecek cümlelerim de yok benim. Hiçbir şeyim yok benim. - Abartma showa hoşgeldiniz, çay alır mıydınız? eheh - 

     Neyse girizgahı yaptığımıza göre şimdi konuya balıklama atlıyorum, yalnız yanlışlıkla yüzüstü falan atlarsam acıdan ölürüm lan.  Karşınızda görmüş olduğunuz bu şahsım hem Blogspot'ta hem de Tumblr'de ayrı ayrı yazılar yazmakta. Gerizekalılıkla psikopatlık arasındaki o incecik, ip kadar çizgi var ya. Hehh işte ben onun tam ortasında duruyorum. Çok kararsızım be. Hala ikisinden birini seçememiş bulunmaktayım, o yüzden ikisinde de yazı hayatıma devam etmekteyim. - He oldu canım, 2 dakikada yazar triplerine girdin. Ya var yaa.. Seni egoist varlık! Aslında bir bakıma yazarsın da lan, neyse tartışmaya açık bir konu. Susuyorum ben. - Aferin lan içimdeki meçhul ses, susmakla kendini görevlendirmen çok zekice bir davranış oldu, yirim lan seni. Egoist falan da olmadı, sıçarım haa! eheh. 

     Bir gün uyandığımda bu kararı vermiş olarak uyanmak istiyorum. Aynaya baktığımda artık kim olmak istediğimi, hangi mesleği seçeceğimi ve hangi blogumu kullanacağımı bilmiş olmak istiyorum. Sonra o gün gözlerimden akan yaşlardaki mutluluğu tatmak ve hayatımın sonuna kadar unutmamak istiyorum. Ve sonra.. Neyse anladınız işte, daha uzatmaya gerenk yok eheh.