29 Aralık 2013 Pazar

Şiiri De Yeseydin

     "Çile bülbülüm" çekerken ses tellerinin detone oluşuyla oksijenlerin içine enjekte olan cızırtıları plaklardan alıp kulaklara ileten tatlı insanlardansanız siz de, selamlar! Biz, nostaljinin modern hayata adapte oluşunda kaynayan o güzide, tek ayağı aksayan, melodik örnekleriyiz esasında. Ses tellerimiz örgüden, kendi söküğünü dikemeyen bir terzinin imalatı, ihraç fazlası ürünlerin uyarlamasından anca bu kadar çıkmış işte. Ama, içinizdeki gücü hissedip ruhunuza Jedi-gillerden bir parça alırsanız, her şeyi tersine çevirebilirsiniz. Dünya dönmeye hep devam eder; ama sen her zaman onunla dönmek zorunda değilsindir.


     Meçhule giden o geminin kalktığı limanın koordinatlarını dünya haritasının üzerinde ekvatorla birleştirip Greenwich'ten geçirdiğimizde karşımıza, "Son, sadece filmlerde olan bir şeydir." anlamındaki Çince bir sembol çıkıyormuş. Hayat o kadar garip ki, o şekli tersten okuyunca da, "Başlangıçlar, bitişleri bekleyemeyecek kadar heyecanlı orospulardır." anlamına gelen İbranice-vari bir sembole dönüşüyormuş. Etimolojinin hangisini destekleyeceği konusundaki belirsizlik hala beliremese de, bu işin bilinçaltısında Mayalar'ın olduğundan şüpheleniliyor. Rivayete göre, takvimle uğraşmaktan sıkıldığı için Mayalar, yeni bir mecra olarak kendilerine bulmacayı seçmiş. Geleceğe dair önsezilerini de "Görünenin ötesi, uçurum değil bilesin." felsefesinin alt metniyle birtakım şekillerin içine gizlemişler. Ve Sherlock Holmes de işte, tam burada devreye girmiş... - Piposundan çıkan dumanlar da belirsizliğin sanatsal tasvirinin tütünsel tahmini. -


     Hülyası kalmayınca ölmeden evvel ölen kişileri yeniden hayata döndürmek için, hayatın suni tenefüsü müzikmiş; do re ve biraz da fa. Ama dinlemek istemezsen, fa, olur sana çıngıraklı falçata. Fal demişken, sayfanın kenarlarına biraz telve döker misiniz? Çünkü, kahve kokan kelimelerden zarar gelmez.


     Bitince bir sonbahara dönüşen bu fani ömür, dökülen yapraklarının içine seni gizlemiş. Saklambaç oynayacak hali kalmasa da, senin için kedi şarkıdan fırlayıp son bir gayret yummuş gözlerini. Dönülmez akşamın ufkuna varınca açmış ve karşısında sen, elinde bir kutu çikolata; ama hepsini bitirmişsin, hayvan, şiiri de yeseydin...

- Yataylardan Yahya Kemal'e selamlar! 
Aleyküm'ler ile bir geri dönüş almışçasına sevinebilirim. Sanırım şiiri ben yedim biraz.. -



Düşey kediden de Candan Erçetin'e.

12 Aralık 2013 Perşembe

Matruşkalaşan Bu Hayata Nanik Çekesim Var

     Fırıldak gibi dönen rüzgarla düete tutuşan dişlerin tıngırtısında ortaya çıkan müzikal atmosferin içine kendiliğinden karışan sızısında hayatın bir tatlı tuzlu ekşili tavuk tadı var sanki. Yoksa Çin malı mı bu hayat dediğimiz ne idüğü belirsizliklerin imite ettiği zaman çizelgesinde sendeleyen yaşam eğrilerimiz? Hayatın içindeki gereksizliklerimizin oluşturduğu gereksinimlerimizden doğan bu solucan deliğinin içine düştüm, Zaman belki seni böyle aldatırım; ama öncelikle biraz kilo vermem lazım, solucan deliğini kim bu kadar dar yapmışsa...


     Pembeleşinceye kadar kızarttığınız yalanları yakmaya başladığınızda samimiyetiniz zehire evrimleşerek panzehrini bilinçaltınızın kilerindeki saf alkolün içindeki temizleme jeline sakladı, namusu elden gitmiş zihne bir mesaj mahiyetinde. Ve böylece, hayatın çözümlenememiş saklambacı başlamış oldu. Saklanan belli değil, arayan da yok zaten, aptalca maskesi altında içsel kaygılarımıza doğru çıkabileceğimiz bir yolculuğun simgesi oldu bu! Ya da sadece zırva. Bazen çoğunlukla zırva. Zırıl zırıl içinize işlemiş bir zırva. Zırlatanlardandan. Yankıkıkı. Kakakakararakikikikiriri.

     Zamanın buzullaşmış parmaklarında, çalınmamış tonlarca nota birikmiş. Söylenmemiş söz kalmamış da, yanlış kişiler için israf edilmiş ve isal olmuş sonunda. Hayat, parmak uçlarımızda çalmayı bilmediğimiz bir şarkı, görmeyi bilmediğimiz bir renk, tatmayı bilmediğimiz bir yemek olmuş sonunda. Bir bardak da kalmamış ortada, belki de hiç yohmuş, var olmak için bizim inanmamızı beklemiş aslında. Kimse inanmayınca da, "ekspektopatronaaağm" diyerek bir tavşan figürüne dönüşerek uzaklaşmış bu boyuttan, bu saçmalığın kapladığı gerçeklikten uzak karmaşanın oluşturduğu kaosun dumanlarından.


     Gerinerek tokadı yapıştırdığımız üçüncü tekil şahıs hallerimizin matruşkalaştırdığı bu hayatın içindeki bütün o ismi konulmamış ahmaklıklara nanik çekesim geliyor.


     Mimiklerin içinde kendini dağlayan o dağ gibi adam hallerini bağdan kovduğun gün, üzümcünün kölesi oldun. Siyah üzümü sevmediğin halde onun için yeşilden vazgeçtin. Sonra bir baktın, vaz değil ar geçmiş. Ah etmiş içsel benliğin, kâh koşarken kâh takılıp yuvarlanmışsın yerde, pişmanlıkların ardında seni var etmiş. Birikimlerinle biriktirdiğin bitkisel hayat hallerinle fazlasıyla dar geçmiş. Parazitler beynini mahvetmiş ve fark ettiğinde çoktan zaman seni kaybetmiş. Kadran uzaklaşmış senden, hayat üzerinden kâr etmiş, artık seni Halit Ayarcı bile kurtaramaz; çünkü Pasaparola bile seni pas geçmiş.


     Çünkü azizim, çürümüş buradaki insanların içindeki masumiyet. Buzdolabına konmamış demek ki, e oda sıcaklığına maruz kalınca küflerin taarruzuna uğradı tabi. Ben demedim mi o çorapları kaldır oradan diye?! Bir saniye, devreler karıştı, frekanslar klavyede açıları değiştirip yanlış dalgalardan sıçradı ekrana. Çekirge misali, belki bir gün oturur rayına, sandalyeyi çekecek bir centilmen bulursa, akrep yelkovanı alıp kaçmaya kalkarsa bu diyarlardan Zaman da gider belki, bir anlık aldanışların galeyanına uğrayıp bırakır bizi bir anlık. Alınma; ama biraz sıkıldık senden Zaman. Çarklarını alıp kafana geçirmeden şu ekseni biraz kaydırsana.


Kısacasına bağlanamayacak bir albüm kısacası, The Light The Dead See.

3 Aralık 2013 Salı

Taramalı Tüfeğe Batırılmış Kelimeler

     Zamanın egomanyasında kendine bir denklem edinen koordinat sistemine nispeten ivmeli bir harekete geçen klavyenin derişimini hesaplamaya kalkan mühendis kafasının harakiri odaklı zihinsel dansına bir örgü örüversenize, havaların fırlattığı hava dalgasıyla birazcık kafası üşütmüş de. Yazıktır, günah olup ilahi skalanızda kötü sonuçları şapkalı mantarından önünüze çıkartabilir. Komşuda pişip size de düşüyorsa, komşunun derdi sizi de gerip bir botoks müsabakasına dahil etmeli aslında. Bilmem, komşuluk bu devirde yoktan var edilemeyecek bir enerjinin varını yoğunu sömürmesinden kaynaklı bir yok oluş hikayesine dönüşü gibi ruhların. Devrik cümlelerin içine sıkıştırılan anlam bütünlerini elindeki piçakla kesmeye çalışmak gibi, iğrenç bir esprinin gerçek hayata adapte edilmeye çalışılması. Sonra bir adaptasyon örneğine dönüşüp ekvatorda beyaz teninin zenci olması! Pardon, afro-amerikan.


     Dudaklardan dışarıya çıkan kelimeleri ışınlarıyla eritmeye çalışan güneş, aynı ışınlarla beyinlere de saldırmaya başladığında Jedi dünyaya bir kılıç olarak düşermiş. Mucizelerden bir mucit ortaya çıkartırmış sonra bu mucip ortamlarından meczup insanların. OF, kafiye canavarı hegemonyasında sürünegelirken kelimelerim, eklemlerimde bir ağrı, taramalı tüfeğe batırılmış harflerin mermilerinde yoğrulan sayfanın neştere batırılıp bir kalp cerrahının kalbine inme indirmeye çalışması arasında ikilemle kalan dilemmmmmmaalarım. Anlatmaya çalışsam da anlatamayacağım kafamın içinde dönen o düşünce saaaarfiyatlarım. Tarzan gibi haykıran uzatılmış "aaaaa"larım, amaninibo'dan koşarak do'ya doğru zıplayarak tavşan olup dağların tepesinde aaaağlarım, bir örümcekmişçesine, çiseliyen yağmurun eşliğinde.


     Dışardan biz insanları izlemesi eğlenceli olsa gerek, sürünün içine dahil oluşlarımızın tersine hepimiz farklı kafaların ürünü, farklı spermlerin yumurtalarıyız aslında. Farkı fark edilmemiş matematik problemleri, toplamında çarpık denkleşen zihinsel halleri, mizansen şevkleri, kağıttan gemi yapılmış sözcükleri ve niceleri, birazcık da Shape'i alınan kalpleri, rimeli çekilen gözleri, sözleri, böğürleri, düğümleri, börülceleri, leylimleylilileri.


     Üleştirme sıfatlarının peşinde ürkekleştirdiğimiz çocuk halimize nispeten üzerimize serpiştirilen yağmurun altında dans etme hissiyatı... Kazanma hırsının galeyanında gardiyana kaptırdığımız masumiyeti bulduğumuz yağmur damlaları... Her ne kadar saçları mahvetse de Mikail'in tatlı armağanlarındandır bizlere. Kahve kokusuna bandırılmış dumanlarıyla sarsılan ateşleri dudakların, salınarak taklalar atıp uzaklaşır bu pespaye insanların bulunduğu pestile dönen pis ruh hali animasyonlarından. "PAPYONUNU ALIP PİPOMA BATIRIP TÜTÜN YAĞMURUNDA PATLATIRIM KAFANI." demek istiyorum bazen; ama kime, niye, ne amaçla, bilmiyorum. Bazen öyle garip oluyor ki hayat dediğimiz bu meşgale, meşaleyi elimize tutuşturup koşmamız için tutuşturuyor eteklerimizi. Olimpik ateşimizi yüreklerimize kibritle çakıyor. Hibrit oluşturuyor içimizde. Enerji patlaması patlatıyor kafaları. OĞMAĞKAFA.



     Bir şiir olmak için şaire gerek duymaz kelimeler. Onlar dans eder rüzgar eşliğinde, ruhun derinliklerini kendilerine yuva addeder ve kıvrılır oraya, usulca iner sahneden. Gülümser simalar duyunca seslerini bu karmaşada, buruk ve içten. Maşa olur kıvrılan umutlarımıza, gelir yapışır dudaklarımıza biz fark etmeden. Sonra koşar bu boşluğunda hayatın, hayalarına tekme yiyen bir at gibi tepinir ortalıkta, ardından selam verir ve iner bu sahneden.


- 2.5 yıl olmuş blog! "aaaaa" ları uzata uzata VAY ANASINAAAĞ denilesi. -


Filinta gibi ses.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Kafasına Uçan Tekme Atılası Ahmaklıklarımız

     Mahşere atılan umutların içinde zebanilerden ödünç aldığı ateşi yakmak için uğraşan hayallerin kıvılcımlarıyla ısınmaya çabalayan eskicinin cebindeki şiirlerin buruşturulmuş kelimelerindeki mahmurluğu içine çekmeye çalışan bir parça nikotinin süzülüşüyle güne başlayan bir oksijen tanesinin, çarpıştığı atomlardan bir "çarpışan arabalar müsabakası" oluşturmaya çalışması gibiydi bazen hayat, karmaşanın içinde kendi düzenini kurup ona göre akardı kirpiklerimizden ruhlarımıza; karanlıktan aydınlığa paralel bir köprü olarak addettiğimiz paravan tavırlarımıza; tebessümlük yorgunluklarımıza; kafasına uçan tekme atılası ahmaklıklarımıza...


     Sarkacında sarkıttığımız saniyelerin içinde kavrulan anlamsızlıklarımız, dünyanın göbeğinden kendi kordonunu daha kesmemiş olan düşünce bulutlarımız olabilirdi, biz onlardan vazgeçip sürünün içine katılmaya karar vermeseydik bunu öğrenebilirdik elbet. Öngörülmüş öbekleri ölü ruhlarımızın göbeklerine indirmeye karar verdiğimiz andan itibaren, arlardan kesildi vicdanımız. Çünkü bu andan sonra o bile, elinde kırbacı olan çobanın üflediği flüdün melodilerine saklanıp oradan bir nota halinde kaçmaya çalışıyordu içimizden. Michael Scofield mavi gözleriyle önüne rehber olup dövmeleriyle dövüyordu vicdanını, örüyordu beyaz kumaşı diri diri gömdüğü düşünce katmerlerine. Arasına da çikolata eritiyordu ocağın başında, belki şansa bir sufleye evrimleşir ya da evrimleşmenin tersi neyse o olursa diye. Tatlı dili yılanın çikolata soslu zehir ısırıklarından çıkarmaya çalışıyordu ya da sadece pis boğazdı, mide asidine eğlenceli bir şeyler yollamak istiyordu.


     Ufaladığı sesinden yuvalama yaptığı kafiyelerini ufuklara fırlattığı sırada gözlerine düşen ifadeden "İyi bir nişancı, gakgakçı, kanat çırpıcı değilim ben." çığlıkları duyulan bir martı gibi bir hali vardı bazen "Nasılsın?" sorularına verdiğimiz geçiştirme cevaplarımızın. Uçup gidebilirdi; ama o kalıp düğmeyi yem sanarak kursağına bizleri takmayı seçti. Ah, kursak da saati uçsak biz de bir gün kanatlanıp onunla. Redbull yetmez, yetmez bazen. Süperkahramanlaştıramadımızı içimize gömüp öyle yola çıkmalıyız, kibritleri dizip domino taşlarını yıkmalıyız, kafaları baruta sokup tabancanın ucunda yakmalıyız, sonra usulca her şeyi kenara fırlatıp bu kaosun içinden perende atarak kaçmalıyız.


     Birden dokuza kadar sayarken, bazen kendisini yirmide bulur insan. Yağmuru seyrederken uzaktan, dolu yağar üzerine. Gülerken bir anda mutluluktan ağlamaya başlar ve akar gözyaşları usulca bardağın boş tarafına...


 Ruhlarınıza hapsolduğunuz karanlıklardan kurtaracak melodileriniz geldi haaaağnım.

5 Kasım 2013 Salı

Budalalaştırdığımız Benliklerimize Sokamadığımız Çomaklar

     Zaman; farklı akıyor, gökyüzündeki bütün ışıkların cesetleri kokan yıldızlara ait olabileceği düşüncesi gibi acımasız bir karmaşanın eşiğine getirip de insanı, orada "kapı eşiği dedikodusu" yaptırarak çiğ süt emmiş bir mahlukat oluşunun gerçeğini suratlara vurmaya çalışıyor belki de böyle bir tiyatral atmosferin içinde. İpi çekildiğinde başı düşecek bir cümle aromasının içine daldırarak düşünceleri, döngüyü tamamlayıp alkışlayarak uğurluyor belki de kendisini. O zaman, uzaktan getirip de neyi başımın kenarına yasla zaman, üfle ruhuma doğru ve bırak içindekileri, iliklerindekileri, ibişik sözcüklerindekileri.


     Belirli bir akımın akınına uğrayarak aklını kaybedecek bir kalemi olmayan yazarların varlığına ruhunu bağışlayası geliyor bazen klavye uçlarında dolanan parmakların. Egomanya'da bulutların tepesinde dolaşan iki yanak, bir popoya selam olsun buradan, kendime. Bu aralar biraz kilo aldılar sanırım, evrenin dayatmış olduğu "diyeti dövelim delicesine" akımı yüzünden olsa gerek...


     Sanatı sanat için mi, halk için mi, kendim için mi, yoksa tamamen sanatı yıkmak için mi yapacağıma daha karar veremedim. Kelimelerin akış hızında devrilen debilerin benim yerime buna karar vereceğini düşünüyorum aslında. Üşüyorum, sözcüklerimi astığımda. Kolumda tebeşir, parmaklarımda sessizlik. Tanrım, bu uzaktan yayılan ses yoksa Duffy'nin Amy ile düetine üleştirilmiş bir sıfat hali midir? HAYIR. Bu aralar fazla maniğim, depresifim. Ama ne depresifim, ne de deliyim. Ne dediğimi bir tek ben bilmeliyim, tamam kabul birazcık da deliyim. Ne yapsa yeri, takla atsa akrobasi hareketiyim. Biraz peri biraz tozu yutmuş fırfırlı beziyim. Fırfırdan da nefret ederim, bilmem ki nedir bu hayatın ederi? Ebedi bir sessizliğe gömülse insanın bedeni, geriye kalır yine de yaptıkları hem de en beteri. Bir bedevi gibi sürünse çöllerin kumları arasında, taneleri suya dönüştürüp kulaç atacak insanlara ihtiyaç vardır aslında. Hayalgücü bir kaldıraç olsaydı eğer, dünyayı sallardı, alıp onu Mars ile saklambaç oynardı. Hayaller bir kaba sığmayı başarabilseydi eğer o kap patlardı ve etrafa saçılıp insanların içine mutluluğu saklardı. Hayat da en az biz insanlar kadar sakardı kuşkusuz, kafasına hep feleğin çemberini sokardı. Güneş her gece solup tekrardan güne başlardı, insan gibi, duygular gibi, ben gibi, sen gibi, biz olamasak da en yakın şeklini alabildiğimiz bu budalalık hali gibi, ne bileyim bilinmezliğin içinde kendini bilebilen bir forma bürünebildiği gibi ya da şu an cümlenin başını unuttuğum için sonucu en sevdiğim yere bağlayabileceğim bu cümle gibi, sonu olmayan bir kumsalın içinde kendi çölünü yaratmak gibi, bir sonucu olmadan ilerleyen sözcüklerin dizilimine bir melodi sıkıştırıldığı gibi, ciğere ulaştıktan sonra ona "mundar" demeyi kesen bir kedi gibi belki de ya da ciğerlerde seken dumanın oksijen ile çarpıştığında gözlere düşen mutluluğu gibi, bir parça ben gibi, delilik halini alan bu karmaşanın içindeki akıllıyı taşlamaya çalışan aklı başındakiler gibi, dudaklara iliştirilen o tatsız mimiklerin gerçekleri yansıtmadığı gibi, budalalaştırdığımız benliklerimize sokamadığımız çomakları hayatın kıçımıza sokması gibi ya da artık kendimi durdurmam gerektiği gibi, gibilerden sıkılıp kendini infilak eden bu klavye gibi, müziğin eşsiz tınısına koşan deve kuşu yumurtası gibi, sahi onlardan kaldı mı ki? Ama durun bir yere bağlayayım bari, dimi? Öhöm.


     Zaman zarlarını attı; ama yere ne zaman düşeceklerini hesap edemediği için o da bu kumarın içinde kendini bir piyon konumuna sokup beklemeye başladı göreceli görelliliği. Aç bakalım kartları, görelim elliliği. Bende bir as iki de subay var. - Bir yere bağlayacağıma inanmadınız herhalde, ilahiler, ilahi komediler, güldürükçü mizahçı kişilikler, "Ne diyorum ben?"li cümle bütününe daha da girmeden hoşçakal demeye girişmeler. Tam bir blöf canavarıyım. Bileklerimde örfler. HI? Oğmondüğ, ne güzel giderdi şimdi fondü. 

     Buraya kadar okuyanlarınız varsa, öpücüklerin arasına iliştirilmiş tebessümlerden bir pasta zihninize akıp üflesin mumları ve aşağıdaki şarkıyı armağan etsin kirpiklerinize.-


Eskimeyen eskilerden.

13 Ekim 2013 Pazar

Vehametin Vahşetiyle Velveleye Verilen Hayat

     Eski zamanlardan gelip kalbimize dokunan şarkılarda damar yolu enfeksiyonuna mahal verebilecek hatıralar gizliyse eğer, mahallenizin kuytu köşelerinde gizlenen Pan'ın labirentine açılan tebeşir tozlarını onlara içirerek kendinizi ziyafet sofrasında zafiyetini kaybeden izafiyet teoremi'ndeki görecenin içinde bulabilirsiniz. Bu görecenin bıraktığı kırıntıları takip ederek de; Sarelle fındık ezmesinden yapılmış evin yanından akan beyaz çikolatalı mocha gölününün kenarında, Doritos'un peynirlisinden imal edilen hasırın üzerinde, güneşin doğuşunu Earl Gray yetişen ağaçların gövdesine yaslanarak krakerden yapılmış üç boyutlu gözlüklerin El-CD sponsorluğundaki merceklerinden izleyebilirsiniz. Bazen hayat, acıyı tatlıya dönüştürüp arasına tuzluyu katarak ekşi bir sosla sunar önümüze, sanırım Çin yemeği sanalım diye. O zaman biz de çubuklarımızı "Hiya!" efektiyle batırmayı tercih etmeliyiz, elle yemeyiz; çünkü biz edepliyiz!


     Ah vehametin vahşetiyle velveleye verilen hayatı fazlasıyla ciddiye alan insanlık, ciddiyet cildi bozar, kırıştırır ve Hulk görünümünde bir tarantulaya evrimleştirir kalbinizi. Gerekliliği çöp kutusunun dibinde pinekleyen bir çöp torbası niteliğindedir esasında. Esaslarını eskiciden edinen, envai çeşit bir enayinin esnekliğine getirilmiş ebatta olan embesil kılıklı bir şarlatan diyebiliriz hatta onun için. Enikonu bir sonuca varmak gerekirse, konunun enini hesaplamaya uğraşmayacak ciddiyetsizlikte olan klavye, matematik problemlerini ihmal ederek fiziğe ithafta bulunan bir uçan Hollandalı tribine girmiştir, o yüzden piriviyusliğ on pirızın bıreyk. - Aaaa, Scofield nereden geldin yahu sen? -


     Havanın dengesizliğinde, ipin üzerinde amuda kalkarak dengeyi sağlamaya çalışan bir cambaz gibiyiz bu aralar. Sanırım rüzgarla dans eden güneşi taramalı tüfeğine aktaran Mikail'in eğlencesi, bizlerin dengesizliğini kendine has bir orantısızlıkla eşitleyerek, ortaya tahterevalli mantığına yakışan bir sallanış, bir fikir ayrılıkları, bir babet-bot kombinasyonu çıkartmak. Bizlerin karışan düşüncelerini iplik haline getirip tığ ile örmek, bir kazak haline getirip Paris'e yollamak, orada yeni bir kreasyon üreterek herkesin gözlerini hayranlıkla kamaştırmak, ya da sadece iki ters bir düz ilerletmek zamanı, hayat gibi, hayatın içinden, dışından, iç ters bükeyinden, belki de teğetinden..


     Sayfalarca çözülen denklemin sonucuna ulaşınca onun sıfır olduğunu fark ettikten sonraki hayalkırıklığını hayatın belirli noktalarına yayarsak, oklava ile döverek onlardan bir mantı yapabiliriz belki de. İnsan, aşçı tarafını keşfettikten sonra her şeyin güzelliğini damağına yayabilecek potansiyeli buluyor ruhunda süzülen tat zerreciklerinde. Bardağın boş tarafını yoğunlaştırarak onu tepesine kadar suyla doldurabilecek gücü içimizde bulduğunda insan, Jedi olma yolundaki ilk adımı atmış demektir. Işın kılıcı teknolojisini zihinlere aktararak duvarları yıkıp önyargıların karınlarına deşebilir, ceketini de Matrix'tekiler gibi ilikleyebilir demektir artık. Sonra o bardağı başka bardağa boşaltarak, arkadaşının uykusunda altına yapmasına sebep olabilir. Yahu, optimistik düşünce sistemi, her eve lazım. - "her eve lazım" reklam melodisini hatırlayanlar, içinden tekrar ederek bitirirlerse yazıyı zihinsel seviyede düet yapmış oluruz, müzikal etkileşim. Seveni çok, Sweeney Todd. -



Piyano çalışını yesinler. Mersiboku.
Daniel garipsoyadlı'nın bir filminin müziği; fakat filmi izlemedim; fakat şarkı gayet de güzel; fakat artık shut the fuck up. 

Aaa; iyi bayramlar bir de ayriyeten şimdiden geleceğe vaatler.

2 Ekim 2013 Çarşamba

İstidadın İsrafı

     Kaynama noktasına ulaşan kelimeleri buharlaştırıp içine tuz atarak karlı havada kullanıma elverişli hale getirmeye çalışan bir kelime teknisyeninin cambaz olmak için şehri terk etmesini sağlayan itici gücü hangi ütopyanın birinci çeyreğinde bulabiliriz, bana sol anahtarını çıkarabilir misiniz? Hayır melodisini piyanoya döküp içindeki taşları ayıklamam gerekiyor da. Malumatını zamanın mali müşavirinden aldım, bunu yapmazsam eğer her kelebek kanat çırptığında bir akrep yelkovanı dövecekmiş. Zaman olgusu da olgunlaşarak yaşlı bir ihtiyara dönecek, ağır aksak kalp ritmi bozukluklarıyla çizmeye başlayacakmış plağını. Hülasa, zamanın lordu bırak o telefonu, ben pikabımdan ateş ettiğim Jamie Cullum ile geliyorum!


     Oksijenlerin atomik yarıçaplarına enjekte ettiğim melodileri bilinçaltı seviyesine inerek durmadan döndüren Amy, reenkarne olmak için ses teli aradığını bir ışık huzmesinde düşen yağmur damlalarının arasına sıkıştırdığı mesaj ile ulaştırsaydı bana, yoga yaparken onun için dua eder ve budist tapınaklarında yağmur dansı yaparken bir "ohhmm" sesinin voltajının türevinden frekansı çıkararak onu ses tellerime çarpabilirdim. Ama olmadı, bu yüzden; istidadımın israfını iliklerimde hissettiğim her an ibibik kuşları sırf ibret olsun diye kalbimi gagalıyor gibi hissediyorum. Bari öterek Back To Black'e dönüşselerdi de sanatsal bir atmosferin armonisiyle çalkalansaydı bizlerin ruhları da, pehh.


     Tombul bir cızırtının frekansını tutturunca Adele'e evrimleşmesini açıklayacak bir teorisi yok mu Melodarvin'in? Yağmuru ateşe vermeye çalışırken elini yakan bir müzikal atmosferinde Singing in the Rain'i söylemek isteyen bir heyecan fışkırmıyor mu bu yağmur seslerinde? Kahvenin telvesini rimel yaptığım ses tellerinden fışkıran dumanları cennete yollarken düet yapıyor olabilir miyim Amy'nin kemikleriyle? Cama çarpan damlalarında 4 vuruşluk bir ritm tuttururken yağmur, ateşi yakınca patlayıp saçılır mı etrafına bütün seslerin?
Kırmızı kabloyu keserken kırmızı hapı içip bütün notaları hayatın melodisine yığarak kaosa mütevazi bir katkı yapabilir miyiz? -sübliminal-


 Bu çocuk Adele'den 9 yaş büyük, sanırım yolda yaş gösterme pusulaları karışmış.

29 Eylül 2013 Pazar

Kelimelerin Narkotik Süzülüşleri

     Günler, çorbanın içinde kendi ekseni çevresinde dönen kızarmış ekmeklerin etraflarına çizdikleri dairesel yarıçap ile x koordinatından teğet çizmeye çalışırken yanlışlıkla kaşığı büken bir Matrix karakteri kaosunda süzdürüyor saatleri. Harakiri koleksiyonu yapmaya çalışıp sonucunda karaciğer enfeksiyonu geçiren bir çekik gözlü sendromuna ilerletiyor ahvalinde zamanı. Pratisyen bir zaman teknisyeni addediyor adeta kendisini. Plastik bir kalbi olduğu halde kalp cerrahından randevu alarak hayatın komedisindeki parodiyi yansıtmaya çalışıyor belki de kendince. Hayat, hatıraları üzerine geçirip gerisindekilerle dalga geçebilecek kadar mütevaziliğini yitirmişti anlayacağınız. Giden günlerin geri dönmediği şiirsel bir atmosferin içinde gitmeye de kalmaya da mecali yoktu. 
     - Mütevaziliğin fazlalığı oldukça gereksiz olsa da, bir parça da bulundurmak gerekir; lazım olur bir yerde; ne olur ne olmaz histerisi. -


     Kafamızın içine inşa etiklerimizi yeri geldiğinde yıkmaktan acizmişiz gibi davranıyoruz. Mühendisi olduğumuz inşaatın işçisi bile olamayacağımızı varsayıyoruz mental frekans çizgimizde. Düşünce ve ideolojilerle; dar kalıplı fikir analizleriyle evli gibi davranıyoruz, mübayeneti üç boş ol ile bile gerçekleştiremeyecek kadar robotlaşmışız sanki. I Robot gerçek mi oluyor dersin? Olamaz mı, olamayabilir, olma ihtimalini alıp pencereden aşağı atabilir ya da kendini olması için demir parmaklıklara kelepçeleyebilir. Ne bileyim ben, varyasyonların varsayımsal vuruşlarının grafiklerini çizmeyi? Gidip gelen kafalar geldiği gibi geri mi gitmeli? Giden günlerin geri dönmediği o şiirsel atmosferi ciğerlerinde üç kere sektirip bir freestyle yarışmasında üç "Evet"i almaya mı çalışmalı? Hayat böyle pasta yapıp suratımıza fırlatmayı nereden öğrendi? Ya pastanın tadı garip bir şekilde iğrenç de, onu diyecektim gidip ona.


     Deliliği devşirdiğimiz sempatik tavırlarımız manyakça mükemmel bir hale sokabilirdi aslında benliğimizin derinlerinde hıçkırarak dışarı çıkmayı bekleyen küçük çocuğu. Onu bastırmasaydık kalpleri donan insanların pencerelerine atılan taşları Neo'nun mermileri durdurması gibi tek bir bakışıyla süzdürebilirdi içinden. Ama olmadı. Davy Jones'un bile kaybetmekten korktuğu kalbi, biz alıp fırlattık derinlerine ruhlarımızın. Cismen bulunsa da histen yoksun hale getirdik. Bastırdıkça dibe çöktü, kaldırma kuvveti etki eder diye umsak da fizik burada işlemedi bir türlü ve sonra gittikçe gömüldü. Ve görüldü ki, görme yetisini bile kaybettik zamanla. Anlamak ile algılamak arasındaki nüansı ekmeğin arasına peynir yapıp götürdük, inceliği zayıflık olarak anladık; ama aslında kaybedilen inceliğin parçalanan kalplerin yansıması olduğunu algılayamadık. Kaybettikçe kazanmak için savaştık, savaştıkça da daha çok darbe aldık, bir zaman sonra kazanmak da yetmedi, her şeyi almak istedik. Nefsi doyurmak imkansızdı, bir türlü göremedik bunu. Körebe oynarken merdivenlerden yuvarlanmış gibiyiz, kalça kemiğimiz kırılınca anladık anca bazı şeyleri. Kaldıça gitmenin gereksizliğini. Gittikçe kalmanın cesaretini. Ve bir sürü aforizmatik cümle - his kombinlerini. 


     Ama aslında anlamamız gereken tek bir şey, beynimizin içinden çıkıp hücrelerimizde horon tepmeliydi. Karadeniz şivesiyle konuşup tatlı bir hale gelmeliydi. Üzerine çikolata döküp dondurmayla servis edilmeliydi. Servis edilirken üzerimize dökülmeliydi. İşlemeliydi, bir cinayet gibi; uçurmalıydı, bir Nimbus gibi; dönmeliydi; Tazmanya canavarı gibi ve durmalıydı, pili biten bir saat gibi. Saatin bile pili biter, zamanın bitmezdi. Konuyu dağıtırken toplamak gerekirse... çarpma işlemi daha mı sempatik kaçar ya da? Neyse, neyse. Şöyle ki; hayallerini geri plana atarak yaşamaktan vazgeçtiğinde; yaşam olgusunu maddileştirip, en azından gereksiz fazlalıkta maddileştirip, maddelerin uyruğunda yaşamaya başladığında insanlar öldürür ruhlarını ve dolayısıyla kendi benliklerini. Mutluluk, cismani bir forma bürünür ve gerçekliğini sandıklara kilitleyip denizin diplerine fırlatır. Aslında o kadar zor değildir, bir gülümsemek bile yeterdir bazen. Tebessümlerine tezkereyi verip uzaklara yollayınca insan, Voldileşir. Voldi toytoy. Maalesef her Voldi ile kapışacak bir Harry yoktur, bazen Sihirbazın Çırağı'ndaki Cage ile idare etmelisin.


     Peki sizler, özlediniz mi kelimelerimin narkotik süzülüşlerinde yükselen çığlıkları? Yoksa yazdıklarımı okumaya üşenip çığlık atarak çıkmaz ayın son çarşambasının salı pazarının kurulduğu o alana mı kaçtınız? İkincisi daha muhtemel, daha ütopik.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Karışan Dünyalar

     Korna seslerinin karıştığı şehrin gürültüsünü kendine müzik addeden bir break dans sanatçısının kafasının üzerinde dönerken yanlışlıkla yanındaki dilenciye fırlattığı bozuk para Teoman'ın şarkıda bahsettiği romantikliğe erişemediğinden dolayı, hayatın ruhsal aleminde bile bir hiyerarşinin olduğunu fark etmiş ve ruhlar aleminden Ruhsar'ı çağırmayı düşünmüştüm bir zamanlar, gelip Voldemort ile savaşmaya başlasın ve karanlıkları aydınlıktan çekme işinde Harry'nin asasına öbür tarafın üfürükçülerinden yeni üfürülmüş bir adet gül yaprağı fırlatsın diye. Ama olmadı, Voldemort yağmuru burnuna tıkadı ve yapılan planları ironik bir şekilde suya düşürdü deliklerinden fışkırtarak. Bu ironinin harmonisini üzerinde hisseden Hermione ise, bir trollün sümüğünde gözyaşlarını eriterek ilginç bir karışım, inanılmaz bir iksir icat etti, pembeleşene kadar pişirdi onu, imar izinlerini falan da hallettikten sonra kulağına üfledi ismini: Dünyanın Dışından İçine Teğet Çizen-gil


     Frodo, sırf bu iksirin tadına bakmak için, Orta Dünya'dan ayrılıp dinazor kılıklı bir yarasının sırtında, tek taşını meme ucuna bağlayarak, yirmi sekiz saatlik bir yolculuğu göze almıştı, Sauronsuz. Neo, iksiri omuriliğindeki deliğe dökerek kırmızı hapsız geçirdiği onüçüncü ayık yılı kutlamak için, Morpheus'tan gizli, en yakın iksir satış noktasına telefonla kablolanmıştı bile. Donnie, baltasıyla sıyırdığı solucan deliğinden tavşanı zehirlemek için bu iksire ihtiyacı olduğunu düşünerek fırlamıştı hemen. Freddy, suratındaki varislere son çare olarak onu dökmeyi düşünüyordu. Amelie, son amelinin o iksiri içmek olduğunu hissediyordu. Gandalf, Dumbledore'u sakal uzatma yarışında geçmek için bu iksirin son çare olduğunu bildiğinden beyaz atının tepesinde prens olmadan prensesini bekliyordu. Davy, piyanosunun başına geçerek bu iksir için besteler yapmaya başlamıştı, nedense fazla hassastı; sanırım regldi o aralar. Edward ise Hermione'ye makas atmak için bahanesi çıktığına seviniyordu. (Makaseller'den Edward) Joker, dudakları için yeni bir nemlendirici bulmanın mutluluğuyla iskambil kartlarından bir geçiş yapmıştı kalbine, kalbinden de paraya, oooo papatya. Mathilda da iksiri kullanarak Harry'den diriltme taşını alıp, yuvarlak gözlüklü adamı dünyaya döndürebilmeyi umuyordu. 


     Ama Clark, denklemin sabitlerine yumruğunu indirerek Ekvator'unda sektirdiği dünyayı bu düşüncelerin uyruğunda uyacakları hareketlerden men etti ve "Var mı ulan bana yan bakan?" bakışı fırlatarak herkesi karşısına alıp nükleer bir tehdit oldu, bakışlarında erittiği kırmızı lazer ile. Cino sağolsun tabi, cırtlak sesinden fışkıran sihirli sözcükleri sayesinde süperadamı etkisi altına almıştı, bizler için sorun yoktu. Ah şu çılgın, manyak, ticari kafaları her yerde parlayan, delidolu Türkler! İksirin ticaretini ülkeye bağlayarak, kalkındıracaklardı gayrimillisafihasılanın hiç de saf olmayan hasılatını. Hogwartzlı asi gençlerin kışkırtmasına gelen Güney, kıskançlığı yüzünden bu işi de batırmasaydı tabi... Yine iç savaşımızın kurbanı olduk.


     Malfoy, Tom Riddle'ın basiliskini günlük yardımıyla kontrol ederek Hogwartz'da kendi Karagöz - Hacivat oyununu sahneye taşıyordu, yeniden çevirim misali. Çıkan karışıklığı fark eden kanlar içindeki intikamcı gelin ise, Hattori Hanzo yapımı "Barzo kılıcı" ile iksirin tarifini Hermione'den almak istiyordu. Bill'i o karışımın olağanüstülüğüyle zehirlemek amacıyla Hogwartz yolunda önüne çıkan herkesi kılıçtan geçirecek yeni bir "Hiyaa!" planı için çizeceği yeni isimler yazmaya başlamıştı bile not defterine, hatta sarı takımı da hazırlamıştı, ütüsü kalmıştı tek. 


     Ama karışıklığı fark eden tek kişi gelin değildi tabi, araştırmacı gazeteci Lois de farkındaydı, hatta Uğur Dündar da -ama hijyenik bir problem olmadığından dolayı pek durmadı üzerinde-. Lois, hiç vakit kaybetmeden Shrek'teki cadıları kiraladı fırsattan istiflenerek; ama tabi aceleci davranmasından dolayı da kazıklanarak. Pek fazla uğraş vermeden kurtardılar Kent'i belki, Switch; ama Clark hafızasını yitirmişti bu sırada. Kendini E.T sanıyordu artık."İyım, diyım, iiiıııı"ca konuşmaya başlamıştı, dağ gibi adam yağ olmuştu... Jack'e gelirsek, son anda takasıyla çıktığı sahnede, Kraken'i Hogwartz'a kraker almaya yollayıp velveleye verdiği zelzele sayesinde iksirin çoğunluğunu indirmişti sırtına, kaptana selamlar.


     Hermione'nin masumane duygularla dünya ahrete hayırlı bir icat olmak üzere sümkürüklerinden doğurduğu bu karışım, birkaç ay sonra dünyayı birbirine karıştırmaya yetti anlayacağınız. Hatta sonunda, Hermione, bir deney faresi gibi Amarıka'nın laboratuarlarına tıkıldı. Çünkü, bunun da arkasında onlar vardı. Ama en kötüsü de, Ruhsar'ı çağırmaya kalkmasaydım bunların hiçbirinin olmayacağı. Kelebek etkisi bu mu acaba, Ashton?


     - Fantastik, fantazik, fa notasından girilen bir melodiye dönüşen bu yazının ana fikri, her şeyin başı artık sağlık değil; günümüzde kişisel hırslar ve paradır. Yooo, şaka yapıyorum, ana fikri çıplak bir yazı bu; ama ana fikir dediğim şey doğru maalesef, şaka kaka, kaka da Molfix'siz oldu. OF NE DİYORUM BEN YA?  -



Sanatçı ruhlu.

20 Ağustos 2013 Salı

Bahanesi Kabzasında Seken Kafiyelerin

     "Hayallerime aparkatını vurduğunda hayat, yaşım 15'e daha yürüyen merdiven bile dayamamıştı." derken üzerine Cindrella Man'deki Russel Crowe'un ruh hali çizgisini geçirmiş ve peltek kelime haznesiyle sözcükleri prenses Diana kıvamındaki konuşma çizgisinin üzerine dizmişti. Dairelerden elips yapan sözcükleri ise, çizginin üzerinde yürüyemedikleri için sarhoş damgası yemiş gibiydiler.


     "Hayallerine sol kroşe atıyormuş gibi yapıp sağdan çaksaydın ya o zaman sen de?" dediğimde suratıma öyle bir bakışı vardı ki, her şeyin içindeki mizahı keşfedişime sinir olduğunu mimiklerinin en derin çizgilerine yerleşmiş öfkesinden okuyabiliyordum, kitap gibi; ama şu yeni dönemin zıpır zırvalarından, yani çok da iyi sayılmaz.


     "Hayat da bir boks ringidir, hakem 10'a ulaşıp düdüğünü çalmadan kalkarsan kazanırsın anca. Osmanlı tokatlarında yükselme devrini kaçırmayıp kendi reformunu gerçekleştirmelisin her zaman."


     Yılların üzerine geçirmiş olduğu hüzünle karışık yağmur beni derin bir huşuya sevk ediyordu saçma bir şekilde. Onunla her konuşuşum üzerime bir olgunluk bırakıp rüzgarla beraber gökyüzünde salsa yapmaya başlıyordu sanki. Ah, zamanın kahpe çizgilerindeki kahve tonlarını zamane zamansızlığında hissediyordum belki de onun sayesinde. Dudağından çıkan her kelimeyi, üç yüz kilometre bölü saat hızla yakalamaya çalışıyordum. Çünkü, zaman öyle bir geçiyordu ki Süreyya Ayhan bedeninde Usain Bolt olsa bile olimpiyat madalyasını zamanın koşu ayakkabılarından kazanamıyordu insan.


     Kırlangıçlara meze yaptığı kır saçlarının arasında yükselen kahve küçük telleri, hala hayata tutunmaya çalışan uzuvlarını temsilen her daim amuda kalmış bir vaziyette dikiliyordu tepesinde. Ama, devreye girince hayatın devreleri, kısa devreye kurban gider insanın kahpe ömrünün son saniyeleri.
    

     Son sözleri, gözlerinden çekilen hayatın lanet yansımasına küfür mahiyetinde yükselirken gökyüzünde içime girip bir anlam denizinde boğdu ruhumun yüzme öğrenmeye çalışan o 7 yaşındaki paletlerini. Belki de bir bahane arıyordum sadece ve silahımın kabzasına yansıttığım bu anı marine ettiğim parmaklarımda buluşturup Azrail'in sopasıyla vurarak kafasına eziyordum, kim bilir? Ama hayat beni sonunda, kötülerin üzerinden kendisini almam için kiraladı. Sahibinden.com'a ilan verecekken ruhlar aleminden bir ambargo yedi ve şimdi afiyetini zafiyetiyle buluşturup izafiyet haline getirdiği bu döngüyü örgü örerek bile düzeltemiyordu, istediğini de sanmıyorum pek. 


     Kanlar içinde yükselirken bedenler, sorulmaz artık nedenler, anlamını yitirir kelimeler, sessizlik sarar vücudu ve nefesi keser havanın içinde yükselen kafiyeler.


     Ya öyle işte, sonun getirdiği başlangıçla getirdiğim sonların sonu yok gibi bu aralar. Biliyorum, ben bir eksikliği kapattım. Peki, ben kim miyim? Aaa amaaaağ, işte size söyleyemeyeceğim tek sır bu. İtiraf edin ama beni seviyorsunuz. Büyüklerimin ellerinden küçüklerimin alınlarından yaşıtlarımın yanaklarından öperim,
XOXO YOYO,
Dexter-iye



İzledikçe kendini izleten, sıkmayan-gillerden. Ayriyeten, yazıyı da ufaktan dansa kaldırıyor.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Kahve Kokarken

     Kahve kokarken nefesi, peşine taktığı gibi nefsini dışarı çıkarttı içindeki öfkesini. Sessizlik bir karınca gibi atomlarına ayrılırken içini dağlayan bu bedbaht hislerin dergahına hapsetti kendisini. Ve gitti, istediği her şeyi geride bırakıp gökyüzünden süzülen yıldızların yıllar öncesinden yansıyışlarına gülümseyip bir hap gibi hüznü içine çekti. Sigarasının dumanında süzülürken gökyüzündeki bulutlar, rüzgarın yanaklarındaki valsini bir yağmur çiselemesiyle süsleyerek melodileri dudaklarında eritti. Bitti ya, bir sinyal bile vermeden sollayarak geçti onu bir Ferrari gibi ve aynasındaki silüetinin kayboluşunu bile beklemeden başka bir şeride geçerek sildi bütün geçmişi. İtti, yüreğinde biriktirdiği bütün o karmaşayı uçurumun kenarından yuvarladı bir çığ gibi büyürken içinde o da karanlığa bıraktı ve her şeyi bitirdi.


     Kahve kokarken elleri, bir deli rüzgarın beline bağladı dudaklarında biriken; yüreğini dağlarken bir dağa dönüşen; uçarken bir anda kanatları koparıldığından yere düşen kelimelerini. Kulaklarında çınlayan seslerin kutup ayısına dönüştürdüğü çölün tepesinde serzenişe geçirdiği mecali, mealini men etti gövdesinden ve merhumun mevt halini nakşetti göğsüne, görsün diye canisi. Yüreğini kıpırdatan her şeyi domino taşına evrimleştirip yıkarken yüreğinde yeni sözcüklerin devinimleriyle derişimini değiştirdi destesini yeni karıştırdığı bu iskambil bestesinin. Kesti sonra, karşısındakine dağıtırken kartları sardı bütün yarasını alt benliğinde ve egosunu masanın üzerinde arttırarak rest çekti, bu kumarı oynayan herkeseydi bu sesi, öfkesi, sevgisi, sezgisi, kafiyeli bütün -esi'leri, esenlikleri.

  
     Kahve kokarken gözleri, çekirdeklerini öğütüp sözcüklerine yığdığı gençliğini göğsüne gömerken geride kalan geniş manzarayı son bir yudumunu aldığı telvesinin tabağına kapattı, çıkmasın diye faali. Zati geri dönülecek bir yaşam belirtisi de kalmamıştı, hali bütün nesneleri çalınıp yüklemlerine mâl edilirken özneleri katledilen bir cümle gibiydi sanki. Hiçbir şeyin baki olmadığı bu fani hayatın gerçeği zuhur edince ruhuna, şuuru da alıp başını gecenin tepesinde süzülen ışık perilerinin yanına; dünyanın şerbetini şerrinden alıp boğazında demlemeye gitti. Demlendi ruhu sonra, zelzelede devrildi. 


     Söz verdi tanrı, o da şehadetini şah damarında şahlandırıp şansını şanzımanına bağlayarak kapattı gözlerini; uykusu gelmişti artık, gitmekten gelemediği kendisini de bıraktı ve yavaşça süzüldü kahve kokarken zamanın bestesi.



Umutları yüksek tut, uyutmadan ruhunu.

21 Temmuz 2013 Pazar

Dengesini Kaybetmiş Kelimeler

     Zamansızlığın galeyanına geldi zaman mefhumu. Gardını aldı hayallere, gark etti nefesi içinde, garbı karıştı ve yok oldu şarkında, şarkılar melodilerini yitirdi şakaklarında. Şansı çekildi vücudunun gözenek savaşçılarından, şaadetini getirip göz kırptı Azrail'e içindeki minik afacanı. Şarjı bitti göz pınarlarının, şaftı kaydı gülmeye alışkın olan suratının. Şaban gibi kahkaha atmaya çalışırken, hayat onu Emrah olmaya zorladı. Harry gibiyken bir anda Voldemort'a everdi burnunu. Fight Club'ın Marla Singer'ı iken bir anda Merhamet'in Hatçesi oldu. Hayat, üzerine peri tozu atacağına yanlışlıkla Gollum'u attı. Tek taşı da elinden alıp Sauron'a taktı, bir rimel de sürdü gözlerinin çevresine. Yüzüğün karşısına bakımlı çıksın diye. Neyse, yine sapıttım.


     Akrep yelkovanın tepesine tepesine binerken sesini çıkartmadı dakikalar, gün ağardı saygısızca gözlerden çekilen hayat ışığında. Zararından dönülemedi ki kâra ulaşsın vücutlar, zamanı tutamadı ki ellerinde düştü yere kitabı baş ucundan. Kelimeler etrafa saçıldı, sarmaşık olup rüzgarın boynuna dolandı, dolu gibi yağarken tepesinde gözkapaklarına yığıldı. Bir sessizlik... sonrası hayaller kumpanyası. Sonra bir şap sesi, arka masada yemek yiyen adamın hayvanlığı!


     Hayat bir akrostiş şiir olsaydı satırları dolduramazdı kelimeler, o kadar sakar ki koysan tepsiye dökülür telvesi kahveden. Koşsa orman gibi, dursa bir ağaç gibi, kalsa bir dağ gibi, baksa bir bulut gibi gözlerine yeniden, o zaman düzelir; hatta üzerine geçirir şapşal bir kukuletayı pembeden. Bir not bıraksaydı ya zaman gitmeden, akrebi suda boğup yelkovanla süslerken bir tabağa koyup dondurmayla sunsaydı ya önüne, üç kilo kadar anlam getirseydi bakkaldan alıp ömrüne. Veresiye defterini kapatsaydı ölümüne. Haraç kesmeyi deneseydi gün dönümüne. Öf ne diyor bu kız, deli mi ne?


     Pandora'nın kutusundan dansöz çıktığı günden beri Frodo eskisi gibi değil. Joker desen, 51'de okey atarak elindeki full house'u bozan bir blöf canavarı sanki. Hannibal ise, maskesinin altından biber gazı yediği gün vejeteryan olmaya karar verdi. Tony, montunu giyip işportaya çıkmıyor eskisi gibi. Tyler sigarasının dumanına sarmaya devam ediyor karizmasını, Jack teknesini çıkartıyor semaya, seraya, seraba, sehpaya. Ama sehpaya koyma onu, pislenir hemen, indir onu aşşşaaaaa.


     Serzenişe geçirirken ruhunu ipi alıp cambaza uzattı, cambaz da cırlayıp yanından koşarak kaçtı. Anlamadı başta, kelimeleri dengelerinden ayırdı, anlamadı başta, kelimeleri anlamlarından sıyırdı. Anlamadı başta, sonra anlamak da istemedi, bıraktı. Anlamını anlamıyorsa bundan sonra anlasa da anlamlandıramaz dedi ve tekerlemelerden tekerlemeler tüketerek tekerleği yeni icat etmişçesine yuvarladı cümleyi, sonu 9 ya sonuçta, ondan.



Bam teli, gam teli, ses teli, gitar teli, maymun teli, evrim bedellisi.

16 Temmuz 2013 Salı

Barut İzlerini Dezenfekte Etmeye Çalışan Sevgi

     Gökyüzündeki bütün yıldızları kalbindeki bohçasına doldurmuş gibiydi. O, çevresel faktörlere kitlesel tepkiler vermekten ziyade kendi etkilerini tepkiden ayırıp istifiyle beraber zimmetine geçirirdi sanki. Çevresini saran hüzün bulutlarını elindeki meyve pıçağı ile delerken, dudağına takılan Sweet Dreams ile inletirdi Rakçı Serpil'i. Zamanı Fringe'teki Jones'tan çalarak gözlerine yerleştirdiği tebessümlerine gizlerdi hınzırca. Gollum'un gözlerinden yaptığı kostümle denizlerle yarışa kalkışırdı. Ütopyasının ütüsü bozulmasın diye koşar dururdu etrafta. Çünkü ütopyada ütü yerinde durmayınca bozulmuyormuş, Ütopya sonuçta. En siyasetinden arındırılmış, gazını sırtını sıvazlayarak çıkartan bebek kıvamındaki temiz saf diyarında.


     Bir gün, dudaklarına konuk oyuncu olarak yerleştirdiği gamzemsi çukurlarını tebessümlerle doldurduğu bir gün, hatta 21 yaşına; blackjack olma yolunda ilerlediği o zamanın kılcal damarlarından fışkıran günde, karşıdan karşıya geçerken sola bakmayı unutmasaydı zaman makinesini yeni icat etmiş olan Back To The Future'daki çılgın profesörle tanışabileceği; trafik kurallarına uymanın ne denli önemli olduğunu biz kahraman bakış açısının üçüncü bendinden izleyen insanlara gösterdiği o günde, hayat onu denize sokup kulaçsız döndürmüştü yarım adasında çaresizce. Süspansiyona bağlanmış umutlarıyla delik deşik olan trambolin misali, çevresinde tur attığı yapay gölde boğazı bulmuştu sessizce. Girdiği girdabı sopasıyla karıştırırken tuzunun az olduğunu fark ettiğinde kaçmayı denedi belki oradan; ama filesi kopmuş bir la notasında dönmüştü artık her şey ellerinde. Kafiye ise, kendini kaybeden yazarın klavyesinde sek sek oynarken taşı kafasına atmadığı için memnun bir şekilde, ilerlemekte, marş motoruna basıp debriyajdan al ayağını hınzır.


      Karakterin çocukluğuna ufak bir iniş: İlk defa 5 yaşında tanıştığı silahın kabzasıyla ilerki yaşlarında çok yakın ahbap olacakarını bilseydi, "Bir mukabele canımın içi." der ve sarılıp öperdi onu kuşkusuz, çocuk aklıyla. Babasının ünlü mafya babası "Bıçak Sırtlan" olduğunu öğrendiğinde küçük dilini deliğinde yılan dansı yaptırarak ileride avukat olacağı fikriyle filizlendirmişti zihninin bahçelerini, burada da 12 yaşında herhalde.


     Karakterin şimdiki zamanının küçük bir parçasına geri dönüş: Avukat lehçesinde "Cüppemi kendim alır, tokmağımı kendim çakarım." olarak nitelendirilen "yalnız kovboy avukatus" olan karakter-i leylimleyimiz çoğu zaman bıçağın sırtına binerek içindeki ejderhadan alevler püskürtüp köreltse de bıçağın ucunu; bu sefer öyle bir davanın içine sürüngenleme atlamıştı ki... Püsküren alevlerden kurtulmak için Nimbus 2023'ten fazlasına ihtiyacı vardı. - Yukarıdaki 21 yaş olmadı o halde, onu kafanızda 30 yapın, silemem şimdi, üşendim. - Doğduğu gün kapıları kırarak hayatının içinde tekrardan bir odaya sahip olmaya çalıştığı o saatlerde elinde kahvesi karşıdan karşıya geçerken karşısına sırtlan sürüsü çıktı ve attı onu - klasik ya da klişe, aman her neyse. - siyah bir jipin ya da cipin ya da küçülterek bir çipin içine; piçin. - kafiye şov - 


     "Hukuk terimleriyle dolu bir cümle yığını olarak oku, mamamamamimimim."
    
     "Ukala ve gereksiz cevap vermeye çalışma kekelemesi olarak oku, yoyoyoyo."

     Araba durduğunda vardıkları yer terk dilmiş bir mekan değildi, şükür burada klişelerden arınıyorlardı birazcık. Karakterin çocukluğunu geçirdiği, sırça köşktü... - fdahadfgasdg, evet bu hiç klişe değilmişçesine. - Nostalji damarlarında dolanıp sigarasının külünde sönerken gördü karşısında babasını. Yıllardır görmediği, avukat oluşuyla işlerini kesata süren fesata bindiren ceset gibi kenara iten bir evlat haline getirdiği - kafiyeler havada uçuşurken salta atsalar - şahsını onun karşısında endamına arz etmiyordu. Ama görünce onu, yıllardır görmeyişinden, çaresiz koştu sarıldı boynuna. Ama yine de ihmal etmeyerek fısıldadı kulağına: "Bıçak Sırtlan, bu sefer bıçağın sırtındasın."


     Güldü baba bey, göbeğini noel baba gibi sallaya sallaya, gözlerini etrafta gezdirip anılarını tamamlayan parçayı karşısında görmekten hoşnut bir vaziyette. Vaziyeti uzatmaya daha mühimmat olmayışını müneccim edasıyla mimiklerinde hissede hissede. Uzaklaştı kızından, kelimeleri kabzalama saldı dududaklarında: "Bu hayat, seninle aramıza diktiği köprüleri hep tsunami ile yıktı. Yaşam tarzım, seni benden uzaklaştırıp bu belimdeki silah gibi ilişkimizin kalbine sıktı. Sırtlan olabilirim; ama kalbim hala sol tarafımda. Senden uzak olabilirim; ama sevgim hep etrafında bir meşala. Hatta olimpiyat meşalesi. Koşsana yakala."


     Boş gözlerle dinlemekteyken karakterimiz onu, devam etti heyecanı ses tellerine çarparak. "Ama bugün, artık her şeyi bitiriyorum evladım. Beni bitirmeye çalışıyorsun ya, ben de senin karşında kendimi bitiriyorum." Silahı belinden çekip örsünden tutup üzengisini şakaklarına dayadı. "Elimdeki barut izlerini böyle kapatacağım senin için. Çok gereksiz bir durum hikayesine dönüşen bu yazı bütününü tetiği çekerek bitireceğim, gözlerinde. Sana doğum günü hediyem bu olsun. Dağıttın piyasamızı, Allah da senden razı olsun."


     Şlak, bum, güm, dum, dam, bam, fram, yallah. Vücudundan çekilen hayatın bıraktığı dudak büzülmesinde veda ederkken kızına, bir tebessüm yalayıp geçtiğinde dudaklarını kızı anladı ki o hep babasının minik kızı olacaktı. Bıçak Sırtlan gibi aptal bir isimle olmasa bile, Kırmızı Vantilatör olabilirdi mesela. Serinletir de hem. Babasının kendini vurduğu silahı beline yerleştirerek daldırdı gözlerini, bir gemi bekliyormuşçasına şiirdeki siyah ufku seyrediyordu sanki. Gidenin yerini belindekiyle doldurmaya o an karar vermişti. Zaten bu kızın bütün kararları silah patlamalarıyla gerçekleşip, fevri bir fırıldak halini alıyordu. Manyak işte. Babasının işini devam ettiren bir fabrikatör edasıyla devraldı koltuğu. Silahın sağladığı otoriter tanrı hissini sevdi belki de. Gözlerde sönen hayat ışığını göğsünde biriktirdi. Göğüs kanseri falan olursa, benden değil ama.


     Zaten birkaç hafta sonra da babası geldi yanına. Ruhlar aleminden Ruhsar'ın erkek versiyonu olarak falan değil tabi, kanlı canlı danlı dumlu. Hepsi planlanmış bir film şeridinden ibaretmiş zaar; kızı tarafına çekmek ve avukatların avukatıyla bu işi bir paralelliğe oturtabilmek için. Ve de kızını sevebilmek için. Elindeki kanı kalbindeki sevgiyle dezenfekte edebilmek için. Barut izlerini sevgisiyle dezenfekte etmek için. Hastanelerdeki yoğun bakım girişlerindeki sabunumsu şey işe yaramıyormuş da... Ne bileyim ya, belki de sırf eğlencesinedir. 


     Bu olay karşısında başta öfkeden delirerek sinir kübünden mavileri bir araya getirmeye çalışsa da kızı sonra aldırış etmedi. Çünkü, kabzasına dayadığı hayatları kendi vücuduna çeken bir vakum cihazı olarak karanlıktan beslenip yakaladı kendi tanrısını. Sevdi yani bu işi. Baba mesleği.


     Hala okumaya devam ediyor musun? Uykulu sözcüklerin klavyede yanaştığı sonuçsuzluğa benimle beraber kürek çekiyor musun? O zaman bardağın dolu tarafını boşalt da suratına uyan, elden gidiyor içindeki çocukla oturup saklambaç oynamaya çalışan ruhlar ve elden gidiyor niceleri bu hayatta, bıyıkları kopar.



Perde kapanır, nefesler tutulur, sonra fazla tutulur.... yahu ne yaptınız oksijensiz geçer mi heyecan? Kafa çok kafasız. Sen otur, dinlen bir.

25 Haziran 2013 Salı

Gülümse

     Rüzgarın çok sesli korosuna eşlik etmek için uzaklardan gelen bir oksijen tanesinin üzerine yapışan hidrojen atomlarından bir kase dolusu aksın yüzüne, serinlik getirsin ruhuna, essin deli gibi vücudunun bütün gözeneklerinde. Bir rüzgar olsun çevreni saran, herkesten gizli, herkesi sollayıp seni sıfırdan başlatan bu hayata. Gülümse, tebessümlerini fırlattığın bu taneciklerinde yuvarlanırken çocukluğunu getir gözlerinin önüne. Getir ki, içinde ondan bir parça kaldığını fark et, bu farkındalığın şiddetiyle önyargını bir depremle yık ya da sana getirdiğim oksijeni hidrojenle tepkimeye sokup tsunami oluşturduğun gibi boğ hepsini içinde. Sigarana kibrit olacağına, seni dibe çekenlere ateş olsun bu sessizlik. Sonra o ateşte onu da yakarsın zaten. Sen yeter ki iste.


     Parmaklarına konan yaşam ışığını fark etmeden geçirdiğin günlerin hıncını çıkartmak istiyormuşçasına gülümse. Çevrende olup biteni biraz kenara bırakıp, adi insanlardan zihnini arındır ve etrafa sadece gülümse. Düşünme gerisini, birkaç dakikayı kendine ayır, birkaç saati, hayatını kendin için yaşadığını anlaman zaten bu kısa anlardan sonra gelecektir; umarım. Tek bir dudak hareketiyle büzülen yanaklarının kenarındaki tebesssüm kırıntısını takip ederek bulacağın şekerden evin içindeki cadıyı fırının içine atmak için Hulk'ı uyandırmana gerek yok her zaman. Bazen şirinlerin beyaz ponponları da yeterli. Al eline Gargamel'i, bırak dudaklarından gamı kederi.


     Gecenin uyandırdığı gündüzlerin ardında gözlerine düşen melodilerin kapağını açtığında altında seni karşılayan nota belki de en değerlindi ve sen onu bulana kadar cırtlak seslerin arasında bir do minör olmaya çalışmışsındır. Oysa piyano çalmayı bilmeden eline kemanı alıp onunla çelloyu idare etmeye çalışan bir baterist edasıyla akordeon çalmaya çalışırken, hakikatte istediğinin sadece şarkı söylemek olduğunu fark eden bir doktorun; okurken kapıdan geçirdiği yıllara yaptığı bestesinin notalarını gitara uyarlamaya çalışırken aslında onu da çalmayı bilmeyişine gülümse. Betimlerken uçurumları aşıp bir şarkının sırtına tırmanarak dağları delen bu klavye için biraz gülümse. Kendin için gülümse, yeter ki gülümse, yetmezse zaten devamı gelir. "This fall." Sen düşme ama.


     Ayaklarına düşen kara suları Akdeniz'in bitki örtüsüyle dezenfekte etmeye çalışırken kahvesinde tüten dumanına sadece tebessümlerini bırakması yeterlidir hayatın. Ama o asık suratlı başarısız bir sihirbazı oynamayı tercih eder bunun yerine, sen aldırma yine de, sadece gülümse ki o da utanıp kırmızıya çalarken trafik lambasını yeşile döndürsün istemeden. İçten olduğu sürece, içine akar gökyüzü. Bıyık altında yapmacık olanıysa, sallanan kafaların eline geçirdiği bıçak ile sempatiyi alıp dokuz yerinden bıçaklarken hapse bile uğramadan geçip gider yanımızdan. Sen gülümse her halin kârını yanaklarına geçirip, tebessümlerini sövgülerden alıp dişlerinin beyazına yerleştir. Çünkü, dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına dönerken nefesini müdafaa ettiğin her saniye için bir gülücük kazanacak neferlerin, hedeflerin, hedefin yoksa bile hayallerin, tebessümlerin ve kalbin.


Bandını batırıp alıp bastır gitarını.

11 Haziran 2013 Salı

Kulaklara Dökülen Melodiler

     Kelimeleri kifayete batırıp tentürdiyotlu kalemimle satırlarında gezdirdiğim o bulaşmış öfkeyi temizlemeye çalışan yağmur damlalarında rüzgara bindirilmiş düşünceleri, semaya çıkartıp iki göbek attırdıktan sonra huşu içinde tebessümlerin tepesine bindiğini gördüğüm şu hayatta, hayalarına tekme yiyen bir atın acı dolu çığlıklarını kulaklarına pamuk tıkarak duymamazlıktan gelemeyeceğini anlaması için insanlar; bir melodiyi pikabıma bırakıp göklere yerleştirilen hoparlörden insanların kulaklarına teslim etmeye çabalarken kırılmış bir notanın es sesinden dolayı ezberi bozulan melodilerin güzelliğini keşfetmeye çalışan bir sessizlik çığlığında ellerini havaya kaldırıp yanaklarından süzülen yağmuru içine çeken bir umut tacirinin ticari zekasını ütopyasından çekip kendi üzerine geçiren bir empati kurdundan alıp gözlerini kapatınca huzuru gözkapaklarından hücrelerine çekmesini sağlaması; akrebin yelkovanın sırtına bindiğinde onları gözlemleyen saniye sarkacına iki kaş göz işareti yapmasına baktığını gördüğümde, zaman, yüklemlerin öznelere bağımlı olmayıp öznelerin yüklemlere çalım attığı bir sözcük kalabalığını tam doksandan vurduğu o anın tadını bir rövaşata atarak sektirdiği hayallerini basket attığı o feleğin potasında bizi bekleyen bloklar, bazen hiç beklemediğimiz kişilerin soyutluğuna bulanmış somutluklardır aslında; bazense beklenilmeyenin getirdiği beklenilse bile o kadar güzel olamayacak bir tebessüm bombarda maksiması.


     - Derin bir nefes, birkaç dakikalık ara. Derin bir nefes, al sana efes ay pardon esef ay pardon pes et, ay yok ses et, ya da ya da dudaklarda lezzet, kafandaki sığ opsiyonları feshet. (kafiye şov, mikrofon şov, tontonton darnenel ton.) -


     Reklam dolu çığlıklar, çığlıklar dolusu reklam. Nemalanan kelimelerin bu sıcakta neme maruz kalmasının getirdiği hüzün; insan beyninin ekolojik dengesini bozup sıcaktan su buharına dönüşen düşünceleri soğuk bir suyla dondurmaya çalışmasından etkilenmediğinden dolayı bir bardak su almaya üşenir olduk, tuvalete gitmeye üşenmediğimiz kadar. Demlenilen çayla demlenen düşünceler zelzeleyle uçup gidince zihnimizin kıskaçlarından, durup düşünmeye başlayamadığımız şeyler bizi durdurmaya ve ileri gitmemizi engellemeye başlar. Tıpkı, iğrenç çevrilen bir kitabın yazarına getirilen eleştirilerin yersizliği gibi. İstediği kadar çevirse de iğrençlikten kurtulamayan yazarın iğrenç üslubu gibi. Kısacası, orijinalini bilmeden yargıya götürmek, celladın eline kalemtraş vermek kadar gereksiz ve saçma bir eylem halini alır hayat denen kaykay pistinde.


     Şarkılar olmasa, iğrenç sesimizle o şarkılara eşlik etme güdümüz olmasa, şarkıların ruha enjekte ettiği o tanımı anlamla buluşturulamayan garip duygular olmasa, bu dünya yaşanılamaz bir hal alırdı; tıpkı telvenin içinde yaşama tutunmaya çalışan kehanetler gibi. Tıpkı; "tıpkı" ile başlanılan cümlelerin önermeye çalıştığı saçma örneklemeler gibi. Tıpkı, tıp dilinde "orkinos" adında orklara karşı aşk besleme diye bir hastalık olduğu gibi. Ya da şaka yaptığım gibi. Öyle şey mi olur? Çok mu Yüzüklerin Efendisi izledin? İstediğin kadar izle, öyle bir şey olması için bütün duyularını buzdolabına kaldırıp üzerine sifonu çekmen gerekir. Sonra o sifonu alıp kanalizasyona fırlatmak. Sonra kanalizasyondaki Doktor Connors'a mesaj atıp onu sürüngen koluyla uzaklara sürmesini istemek. Onlar da kurtarmaz. Kurtadam da.


     İlk paragraftan sonra okumaya devam edeniniz kaldıysa ya da buraya kadar gelebilecek gücü zihninden sarkan nöronların apsislerinden aldığı kuvvetle sabrına tokuşturanınız varsa, iç içe geçen kelimelerin tatlı ambiyansını içinde hisseden varsa, melodileri kafasına tokuşturan varsa, hatta okurken bu yazılanları diline bir şarkı dolayan varsa hepsine benden tomarlar dolusu tebessüm. Biraz da selamet belki. Selam et! - of :( -


     Düşüncelerin düşünce dirayetinden direnmezsen, denklemden dışarı def ederler; defineni ve dirliğini hiç düşünmeden determinantından dehlemeyi denerler; dik dur o sebepten. - Kafiye canavarı, klavyeyi ele geçirdi. SOS vereceğim Rihanna SOMEBODY HELP ME? diyecek mi? -


Gelip dökül plağıma.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Sandıkta Kimse Yok

     Belirli bir ideolojinin saplantılarına kendimi toplu iğne başıyla dikmediğimi "Sosyal Mesajım Kaydı" isimli yazımda birazcık tahliliyle tasvirini birbirine çarpıştırarak yumurta kırıyormuşçasına omlet kıvamında önünüze tabakta sunmuş idim. Bugünse, son günlerde olan olayların aydınlattığı karanlığın üzerinde kitap okuyan tığını eline almış bir teyze kıvamıyla belki, kelimeleri örmek üzere bir şeyler tıklatmaya geldim buraya. Sanal idealistlik taslaması kısacası. Selamlar!


      Gezi Parkı oturma eylemini olaylar başlamadan önce Twitter'dan takip ediyordum. "Gelin, çimlerin üzerinde kitap okur; beraber şarkılar söyleriz." çağrısının, "Gaz bombası atılıyor, acil yardım!" yakarışlarına dönüşebileceğini kafamın içindeki nöronların arasından geçirip bir gerçeklikle bütünleştirebilmem için herhalde Christian Bale'in Prestij'deki sihirbaz ve kurnaz düşünce yapısını kafama kasketle geçirmem gerekirdi. Ama yapıldı, oldu.


     Polis şiddetinin orantılı, orantısız, üçgensel bölgesini tartışmayacağım. Ortada olan bir durumun vehametini sözcüklere bulayarak klavyede sallandırmaya gerek yok, gazlar oksijende sallandırılırken. Hepimiz görüp, izlemiş insanlarız sonuçta. Vicdanımızın sesi kulaklarımızda yankılanırken burada bir şeyler demeye gerek yok herhalde. Muhtemelen Öyledir yia.


    Ortada verilen bir karar var. Bu karara karşı çıkan, genç ve gayet de sakin kalmış bir topluluk var. Bu topluluğun naif eylemine karşı verilen şiddetli tepkiye kendi tepkisini ortaya koymaya çalışan; olayın boyutlarını genişletip bir birikintiyi de belki bu şekilde ortadan kaldırmaya çalışan coşkulu bir halk var. Özgürlüğü, söz hakkını geri almaya çalışan bir azınlık da diyebiliriz ya da geriye kalan %50. Bu kararın altında imzası olduğu halde direnişe destek olduğunu söyleyen komik bir parti var. Bütün bu karmaşayı yatıştırmaya yönelik bir şeyler yapması beklenirken, ateşe körükle giderek elinde olsa kürekleri oradaki, kendi sesini duyurmaya çalışan insanların kafasına geçirecek bir başbakan var. Ilımlı yaklaşıyor gibi gözükse de aslında, sanki nedense durdurulmuş, tepkisizliğe itilmiş bir cumhurbaşkanı var. "Gülsek mi ağlasak mı?" düşüncesine iten bir belediya başkanı var. Sıfatlandırılamayan bir polis şiddeti var. Ve bu şiddetin boyutu kabul edilmiş olsa dahi devamlılığından bir şey kaybetmeyen bir gaz coplaması mevcut. Çok şey var aslında, her yer çok karışık.


     Karışık diyişime aldanmayın, ortada kesinlikle bir birlik var. Gezi Parkı hele 2 gece önce festival havasında; patlamış mısır patlatan amcalı, çay demleyip termosuna doldurup orada satan bir ticari kafalı, salatalığı soyup öyle servise sunanlı, marşlı, sloganlı... Her kesimden insanın bir bütünlüğe ulaştığı bir topluluk vardı. Halk işte sadece, Halk ekmek gibi; ama bunların mayası sert.


     Bu yaşanan, gelecekte dönüp çokça konuşacağımız direnişi Cehape'ye mâl etmek, Cehape'nin destek veriyorum deyişiyle kendini içine katma çabası... Ya zaten olayların bu raddeye gelmesi hükümetin karşısında işini hakkıyla yapacak bir muhalefetin bulunmamasından kaynaklı değil mi? Çingene kavgasına dönüştürdükleri siyaseti daha ne kadar batırabilirlerdi, zaten halkın sesini kimse duyuramadığı için, duyurması gerekenler de, çıkmadı mı meydanlara?


      Bu, elini masaya vurup ben her şeyi yaparım tarzındaki maço duruşa bir tepkidir. Bu halkın "Yeter." deme şeklidir. Bu halkın direnişidir. Bu şiddetin karşısındaki şiddetsizliktir. - O ŞİDDETİ YAPANLARIN, tatlı dillerini deliğine soksak ya. - Bu kadar insan, bu kadar şehirde, aynı anda, tek bir yürek... Söylenenler arasındaki bağlantısızlık, insanların üzerine atılan yasaklar, sesi duyulmayan; karanlıkta kaybedilmeye çalışılan bir kesimin sesini duyurmaya çalışması, gündem değiştirmek için değiştirilen konu başlıklarıyla karıştırılan halkın zihni... Petrol kanunu tasarısı? Birlik olma ihtiyacı. İdeolojileri üzerimizden fırlatıp insan olduğumuzu fark etme ihtiyacı. Bu kadar insan, çok duygulandırıcı değil mi? Olayları duyduğunda tüyleri diken olup üzerinde amuda kalkmaya çalışmayan yoktur herhalde. Acıyı ve gururu bir arada yaşatan bir şey bu. Tuzlu, tatlı, acı, maalesef biraz fazla acı... ama özünde çok tatlı bir şey bu.


     Şunu da söylemeden gidemiyorum. YEMİN EDİYORUM, bakın, OLDUKÇA CİDDİYİM, başbakanın yurt dışına çıkacağını duyduğumda "Asıl provakatör bu haberi çıkaran, o kadar da değil herhalde, oha?" demiştim. O kadarmış cidden. Optimistlik başa bela, peh.


     Optimistlikten objektifliğe geçiş yaparsak biraz da... Aralara kaynayan provakatörler tabi ki de vardır; ama olayın başlangıcı, amacı, mesajı onlara bağımlı değil, anlamıyor musun hala? - Belki onların da arkasında birileri vardır. - Olay, onların sırtına bindirilmiş bir yük değil. Gençlik kolundan bir genç, oradaki halkı şiddete yönlendirebilir de belki provakatörler. Twitter'da bile var yanlış fotoğraflar, yalan haberler, habersiz medyalar. Her zaman, çıkarcı insan, her yerde ortaya çıkar. Olayın özünü kaçırıp oraya takılırsan ama, oradaki farklılıklardan doğan karmaşık gökkuşağını kaçırırsan, kendi halkından insanları yok sayarsan, yok üstü kalsın burada cimrilik yapmıyorum, ne yapıyorsun sen ya? Bıyıklar engelliyorsa aynaya onları kesip de bakmalı, o kadar yaralı ve öldürülen genç bu hayatta sana hak mıdır? 


     Bir de bir de, yabancı kanalların bu ilgisi de ne bileyim biraz yapmacık sanki? Değil mi sanki? Altında bir şeyler falan? Bilemedim bak.


     O demokrasinin baktığı sandıkta, kimse yok mu? Huuu, komşu?


     Polise "Ne olursa olsun, bitir şu işi." emrini kim verdiyse, bizim gözlerimize düşmeyen uykuyu kendi zimmetine geçirmiş olabilir.


     Son olarak, 2 tweet ve bir alıntıyla kaçıyorum.

     "Nitelendirme sıfatlarının niteliksiz kaldığı niteliksiz dökülüşleri yakılan canların.Böyle değil insanlık;müslümanlık,karıncalık bile olmaz." 

     "Bu şiddet Gazze'de olsaydı eğer, verilen yapmacık tepkiler ve dökülen gözyaşlarından medya bir sel halini alıp üzerimize akardı."

     "Özür dilemek, senin haksız olduğun, karşı tarafın haklı olduğu manasına gelmez. Verdiğin değerin egondan yüksek olduğunu ifade eder." S. Freud 


- Bu tipte pek yazmasam da, yazmam gerekiyormuş gibi hissettim bir şeyler. - 


NOT: OHA ya TDK'da "çapulcu"nun anlamını değiştirmişler. Gülünse mi, ağlanılsa mı, alıp kahkalar dolusu dalga mı geçilse, yapılan hareketin, söylenen kelimenin, cümlenin arkasında mı durulsa? Of bilemedim ki. 


Kısa bir boy ve titrek elden anca bu kadar, Gezi parkı.



Rtük tarafından sansürlenen bölge.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Koli Bandıyla Tutturulan Kelimeler

     Taze tüten kahvenin kokusuna batırılmış tütün yağmurlarına balıklama atlayan dudakların gözlerine düşen papatya kokularında klasik bir film sahnesini klavyeye yatırmaya çalışan yazarın elinin tersiyle bütün klişeleri bir tarafa atıp kafasını kafaladığı klavyesinde salınan birkaç kelime kırıntısını takip ederek ulaştığı bu isim tamlamasının sıfatlaştığı o saliselik anın içinde, göze düşen bön bakışların oryantel yaptığı o ölümsüz anın diplerinde, Asena olacağına oryantel dersi alan Saruman olsan daha iyidir benden söylemesi.


     Kısa cümlelere yüklenen derin anlamlar taşınamayacak raddeye gelip orada kendine kamp kurmaya başladığı için, cümleleri uzattıkça uzatmayı; bir naneli sakız haline getirerek etrafı ferahlatmayı kendi misyonu haline getiren klavyenin önünde barikatlar kurulsa da o barikatları balyozla parçalayacak bir kuvvete sahip olan kelimeler bir döngünün içine girerek Kenan Doğulu'dan "Dön gel." şarkısını mırıldanmaya başlayıp bir nostalji kuşağına soktuğunda kulakları çekinmeden haykırın o şarkıları; çünkü siz haykırmazsanız yanınızdaki karga sesli arkadaşınız bunu sizin yerine yaparak bu kulak tırmalama hakkını elinizden alabilir, acı bir şey.


      Düşünmeyi bırakmayı düşünmekten vazgeçip düşünmeme eylemini düşüncelerinize aktarabilmeyi başarabildiğiniz zaman doğru zamanda doğru yerde olabilmeniz için evrenin size yolladığı yardımları görebilecek ruh hali çizgisinde akrobasi hareketleri yapmaya başlayabileceğinizi size gösteren bir beyaz tavşan bile yoksa bu hayatta üzülmek boşa; bazen sihirli değneği eline alıp birkaç kelime mırıldanmak yeterli olup kadehleri tebessümlerle doldurabildiği gibi bir el çırpmasıyla da bütün ışıklar açılıp gözlerinize aydınlığı düşürebilir; karanlık da güzeldir ama ruhu karartmayanı.

     
     Fala bakacak kimse olmadığı halde kapatılan Türk kahvelerinin cennete gittiğini size söylememişlerse küçükken, hayat size telvesini altın fincanında sunmamaya çok eskiden karar vermiş ve gümüşleri de sizden kaçırıp merdiven altlarında satmayın diye uzak köşelerde başkalarının merdiven altına geçirmiştir, sessizce, gizlice, gizini gökyüzündeki yıldızların parlaklarından aldığı o kuvvetinin yakarışlarına kendini bıraktığı pestilini bezdiği sırada.


     Birbirinden bağımsız görünen bir açıdan bağdaştırılmış bu bağıntılı cümleler kendi çaplarında klavyenin üzerinde dans ederken arka planda dönen plak, rüzgarla düet yapmayı bitirdiği sırada bütün enstrümanlarını toplayıp gidecekken tam bir ses uzaktan koşarak yanına gelip bağırdı, nefes nefese kalmış, kesik kesik: "Kalbinin oturumunu kapatan insanlar donuyor, karamelli Carte Dor gibi; ama tatsız bunlar."

Tığ ile birbirine geçirilen kelimeler koli bandına yapışıp beş ters bir düz ördürüyor kendini.
Tek Cümlelik Katliam'ın torungilleri belki de.



1:31'de iki diyor, bence Madonna da teyzesinin üçüncü torunundan Türk çıkıyor buradan toparlarsak denklemi.

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Başı Unutulan Cümleler

     Bir yudumluk hayallerini enjekte ettiği dumanlarından kendine yeni dünyalar inşa eden, güneş gözlüğü niyetine perspektif genişletici takan insanların olduğu ütopik bir diyarın tropik tatlarından bir karışım oluşturup kadehleri dolduran, dumanlarıyla kafaları alıp başka diyarlara uçuran bir melodinin konuk oyunculuk yaptığı müzikal seyrindeki hayatın içindeki insanlar bazen çok detone, fazlasıyla aptal olabiliyor, kelimeleriyle bir cellat; konuşma isteğini alıp çöpe atacak bir apartman görevlisi, hareketleriyle bir angut; insanlığını evcilleştirmiş bir paytak kedi, düşünceleriyle de bir kukla olabiliyor; düşünce özgürsüzlüğünün kelepçeli sandıklarına beyinlerini fırlatan-giller.


    
     Gözlere dökülen yorgunluğun kırıntılarını takip ederek kendilerine yeni bir gerçeklik bulacağına inanan hayalperestin, umutlarına yerleştirilen bigudili atom bombasını patlamaktan kurtaran atom karıncanın yardımseverliğine sahip olan sigaranın dumanına sarasım var merceğe yatırılmış insan kalbini, boştu kimisinin merceklerde görülen gerçekliği, yakınsak olsa dahi içine girdikçe dışına kaçası geliyordu insanın, kapıları üzerine kilitleyip dışarıdan bağırarak kovmak, kovarken de kelimeleri zırvalayıp yeni sözcükleri çıkartası gelioyordu lisanı kabarık pastası yamalı gözleri kanamış, zaafını zarfa kaldırıp üzerine Hogwartz mührünü koyan o bakışları uzaklarda süzülen sigaranın dumanına takılan sis dumanında kendisinden bir parçayı yitiren o sessiz gemideki sesli kalp çatırdamalarına.



     Yazdıkça başı unutulan cümlelerin bağlandığı yüklemlerin asonansında yitirilen ritmin, musikiye yanaşmış bir şiirin Ahmet Haşim'in kulaklarını çınlatmasındaki evrensel topografyanın tapusunu elinden kaçıran bir hayal tacirinin, yüksek sesle frekansını periyoduna böldüğü bir ses karmaşasına doğru akıtılan kelimelerinde bir sessizlik var. Kanıksanmış yargılarından sıyrılırsan; dokunsan gözyaşlarını duyabilirsiniz satırlarında; ama mutluluktan mı hüzünden mi bilemezsin onu, o yüzden başını unutup cümlenin sonundaki yüklemi kafanın içindeki sincaplara fırlatıp çift kale maç yapmaya bakmalı en iyisi. Çünkü, 90 dakikaya gerek kalmadan 90 saniyede bile anlaşılır ruhlar. Kamuflaj tropaj geçirmemişse üzerine tabi.

 
     Unuttuğumu unuttuğum şeyleri unuttuğumu fark ettiğimde hafızamın unutma - hatırlama paralel eğrisini çakıştırarak eğimlerini sıfıra eşitlediğimi anlıyorum. Nöronlarımın analitiği geometride "yamuk" diye nitelendiriliyor sanırım, sanrılarım da kare olsun, sancılarım da dikdörtgen, sandıkta da bir hazine, içinde bir kase böğürtlen....... İçimdeki bu kafiye canavarını alıp üzerine karamelli dondurma dökesim geliyor, hayatı orta yerinden sökesim, sonra beş numaralı tığ ile yeniden dikesim, dikmeyi beceremediğim için terzi çağırıp onun suratına bardağın dolu tarafını düşüresim, sonra gidesim beş dakikaya gelesim, şarkılarla dönesim döndükçe başıma sövesim sövdükçe nefesi sökesim. Hep bir sökesi. - Son bir kafiye kaldı, onu da yapmayıverip sizlerin hayalgücüne havale ediyorum; ihaleyi kazandınız. -


     Yazmak için konuya ihtiyaç duymayan tatlı klavyelerin tokuştuğu semalarda yıldızların selamını alıp getiren bir sevap kazanırmış, serap görüp bütün yıldızları kaçırırmış. -mış'lı geçmiş zamanın dedikodu ekini alıp tahtalı köyde duşa sızdırırmış. Kurutma makinesiyle saz çalıp rüzgarla samba yaparken adımları hep kaçırırmış. Aksak melodiyi aktardan satın almaya kalkarsa olacağı bu. Aksakallı dede Gandalf da yardım etmediğinden, Frodo da dua etmeyi bilmediğinden, Harry de mücver asayı istemediğinden, Hobbit'lerin ayakları da bitten çürümeye başladığından, zaman bir bütünlüğe ulaşamayacak hiçbir zaman. 



Sting is miss.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Tebessümlerin Franchisingi

     Patlamaya hazır bir pamuk şeker gibiydi. Öfkesi, dudaklarında sektirdiği mimiklerinden taramalı tüfekle boşalırdı insanın üzerine. Dört yapraklı yoncası yontulmuştu, evrene diye yolladığı mesajları geri dönüşüm kutusuna düşmüştü hep. Yontma Taş Devri'ni ruhunda reenkarne etmişti. Reenkarnasyona inanmayan bir Hindu gibi bütün inanç sistemi trafik kazasında hafızasını yitirmişti sanki. Epilasyona gitmiş ayı yavrusu gibi bir hali vardı anlayacağınız. Hayatını bir kıyma makinesi ruhundan vakumluyordu sanki, Kosla Oxi Action'ın bile temizleyemeyeceği şekilde kirleniyordu hayalleri. Ayşe Teyze'si ise artık çoktan Bülent Ersoy'a evrimleşmişti. Pilates topunda sektiriyordu hayat onu, Sabri ortasını açsın diye.

    
     Tek dişilik bir hikayenin sevimli canavarıydı aslında. Ses tellerini Rakçı Serpil'e rezerve ettirecek kadar çaresiz. Pestilini pres makinesinde düzelttirecek kadar mahmur. Büyük Okyanus'unu Küçük Menderes ile birleştirip, gondolunu sıcak denizlere indirecek kadar kafası karışmış. Patates diye aslında patlicanları kızartacak kadar körelmişti zamanla. Selameti sırat köprüsünde aramaktan vazgeçip kısacasına bağlanırsak; hayatı gülünü kaybetmiş bir diken gibiydi.


     Yıllar önce birisi ona gelip "Tebessümlerin franchisingini kuracaksın." dese, kafasına röpdeşambır desenli viski şişesi fırlatırdı. Şimdi ise taramalı tüfeğinin ibresine tebessümleri koymuştu. Zaman, zararına satış yapmıştı onun için. Hayatın ona sunduklarını iyi pazarlık yaparak kârla kapatmayı öğrenmişti. Yüzme bilmeyen bir balık gibi kulaç atmaya çabalarken bir anda balina olup sularını fışkırmıştı tepesinde.


     İmkansız, beceriksizlerin bahanesidir. Bardağın boş tarafını kafasına boşaltmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde insan, hayatın ona sunacaklarını beklemektense onu sömürmek için içindeki İngiltere'yi keşfe çıkar. Bir ordu kurar zihin savaşçılarından, savaşmayıp seviştirir sonra hayatı gözkapaklarında.


     Mikail'in bulutları su tabancası olarak kullandığı günlerden birinde, yağmur yanaklarında vals yaparken, kulağında Adele'in Set Fire To The Rain'inin çaldığı sırada gördü onu. Tanrı, şapkadan tebessümleri çıkartmıştı onun için. Sanki biri kalbine ateş etmiş de vücuduna bütün kanının sıcaklığı yayılmış gibiydi. Suratında varlığından haberi bile olmadığı kasları horon tepmeye başlamıştı. Zamanın çökerttiği ruhunda bir aydınlanma olmuştu, Tabiat Ana ona göğsünü açmıştı sanki, bütün sütü mideye indirsin diye.


     "Siz... Dalgıçlar Şnorkelsiz De Yaşar kitabının yazarı olamazsınız, değil mi?" diye yaklaştı yanına.
     
     "Buyurun, o şapkadaki mantar benim! Bir Dalgıç Bir Dalgıcı Şnorkelinden Tanır da yeni kitabım olacak, yakında doğurtacağız umarım."

     "Bana Şnorkelini Söyle Sana Hangi Denize Dalacağını Söyleyeyim'i okuduğum zaman... bu hayatın içinde umudun kırıntılarını takip ederek kendime Sütlü Nuriye'den bir ev bulacağıma inandırmıştınız beni bir dönem."

     "Edebiyatın plastik cerrahlarından olarak, bu kadar kitabımı tek bir kişinin okuyacağına inanmazdım."

     "Postolog gazetesinde köşe yazarıyım ben de. Orada görmüştüm sizi ilk."

     "Cavidan Cırlamayan değilsinizdir herhalde, değil mi?"

     "Tam üzerine bastınız, ayağınızı çekiniz rica edicim. Acaba, size bir kahve ısmarlayabilir miyim?"

     "Bu teklifi benden önce yaptığınız için sizi hep kıskanacağım."


     İkisi de kariyerinde yüksek tepelere ulaşıp ev kuramamıştı. İkisi de keşfedilmeyi beklemekten sıkılıp Indiana Jones'u rüşvetle tutmaya çalışmıştı. Ve ikisi de... Haftalar sonra, emeklemeyi öğrenmeden kolbastı yapmaya başlayan bir bebek gibiydi. Velhasılkelamından girilen sözcüklere müteakiben, Cavidan Cırlamayan'ın hapisteki eski kocası şeytanın giydiği Prada'nın lastiğinden fırlayarak aralarına fitne olarak düştüğünde ayağını kırdığı için Cavi vicdan azabıyla kavrulup, dolaylı tümleçlerini Şemsi Şnorkel'in kitabından kendi kafasına dolamıştı bir ara. Soyut olarak tabi. Sonra geri dönmemek üzere tek ayağını da kurtardı o çukurdan. Somut olarak tabi.


     "Hayatın mutlu olmaya yetecek kadar uzun olmadığını fark ettin mi?" diye sordu Cavi.

     "Hayatın mutsuz olmaya değmeyecek kadar kısa olduğunu fark ettin mi?" diye karşılık verdi Şemsi.

     "Hayatın bazen smokinini giymeyi unutmuş bir penguen gibi olduğunu fark ettin mi peki?"

     "Hayatın her zaman şık giyinmesini beklememelisin, yoksa haftanın rüküşü hep sen seçilirsin Cavi."

     "Hayatın Tazmanya canavarı gibi dönüp durduğu bu dünyada, kimse benden çakır keyif olmamamı bekleyemez."

     "Hayatım, hayat senin önüne çikolatayı likörle sunuyorsa sen de onu mideye indireceksin."

     "Yani?"

     "Hayat sana kahve ikram ediyorsa sigaranı da kendin getireceksin."

     "Edebiyatı bir kenara bırakırsak?"

     "Her şeyi feleğin çemberinin üzerine atmaya gerek yok, bazen onu yamuk çizen bizlerizdir aslında."

     "Sözcükleri afilinden arındırıp bir daha denesene?"

     "Kısacası, hayat ona nasıl baktığınla ilgilenmez, onun güzelliklerini her bakan göremez çünkü. Sen gülebildiğin kadar güzelsin, hayat da öyle."


     Voldemort'un tarafından Harry'nin yanına geçmesinin sebebi tabi ki de Şnorkel değildi. O bir araçtı sadece. Hayat, bardağın dolu tarafını alıp kafana boşaltabildiğinde güzeldir çünkü. Bakış açını genişlettikçe gülümsersin. Gülümsediğin kadar güzelsin. Güzel olduğun kadar da şımarık, küçük bağyan. Cavidan'ın hayatı, ellerinin üzerinde break dans yapan bir sokak sanatçısı gibi tepetaklak olmuştu. Ama iyi anlamda, pozitif elektrondu artık.


- Hayırlarımı şapkadan çıkartıp geldim. Tavşanı takip ederek harikalar diyarıma götüreyim sizi. Geçen aldığım ışın kılıcımdan ışınlanma teknolojisi çıktı da.




Folklorik ögeleri kendine has şekilde modifiye eden bu nostaljik sesi sevmeyen, çölde pusulasız kalsın.

21 Mart 2013 Perşembe

Dengesizlikte Kurulan Dengeler

     Kahvenin yanında debelenen dumanlara zifir olmak için o kadar uzun yoldan gelmişti ki, üzerine çöken ter kokusu ve kenarlarından dökülen toz parçaları onu Gepetto'nun yanında çalışan bir çırak, bedelini beter ödemiş bir bedevi ya da Gargamel'in gargarası gibi göstereceğine çilek kokulu bir kokarca oluyordu bekleyenin gözünde. Dünyanın görecesi bu noktada gözlerdeki ferini alıyordu böylece. Aforizmatik bir mitolojik afrodit fırlıyordu sonra Yunanistan üzerinden geçip gittiği Mısır yolculuğundan, piramitlerden el sallayarak bağırıyordu göklere "Fer ver ama sır verme. Çünkü fer kaçar; ama sır asla!"


     Zamanın eşkenar üçgeninde, üçgen bir vücuda sahip olmak için yarışan Akrep ve Yelkovan, saniye sarkacını gördüklerinde sarkmış göbeklerini de alıp gitmek istiyorlardı uzaklara. Zamanın akışkan çikolata kıvamındaki sürekliliğini yıkıp yerine kendi aşiretlerini kuramayacaklarını fark ettiklerinde duruyorlardı sonra. - Bir döngü halinde, yılda 3 defa (21 Aralık, 23 Eylül, 21 Haziran). 21 Mart onlardan bağımsız, 3 kişinin bildiğini 4. bilemez hesabından. Coğrafik bilgiler sunan öğretici bir kalem, tam "ohanestişeftaliyerineiçinefuseteaadına!" diyesilik bilgiler bunlar. Uzun zamandır demiyordum bunu, iyi oldu. - Olmuşla olduruyorlardı olacakları, o kadar. Bavuluna oysa 1, 3 ve 7 doldurup gidebilirdi oradan. Ama o yine de kalmayı, kaldıkça kalmaya alışmayı, alıştıkça göbeğini Noel baba gibi geometrik şekillerden bir tombalak yapmayı seçti. "Yo Ho Ho" niyetine de "Tik Tak Tik Tak"


     Dengesizlikte bir denge kuran dengelerimin eylemsizlik kuvvetindeki eyleme dökülüşünün ters etkisini, yani tepkisini, doğanın içinde gerçekleştirebilen bir kelebek çıkmadığı için fiziğin yasalarına aykırı olarak jonglörlük yapmaya başladım boş zamanlarımda. Soyutlukta birleşen bir somutluk ibaresinden ibaret bir gerçeklik karmaşasına yüklendi yüklemlerim, ihanetine ibadetle aduket çakan bir hıyanet avcısına head shot attı bileklerim, kovaladıkça kaçmaya üşendi ateş kelebeklerim, kanat çırpınca etkilerini Ashton'a transfer etti, sonra bir ses kulaklarına fısıldadı: "Kaçın lan."


      Şarkıya eşlik ederken "kendi sesini mükemmel sanma sendromu"na yakalanan insanları diyaframından yakalayıp köprücük kemiğinden bırakan bir ürperti denizinin içinde balıklama atladığında kişi, melodisel bir cevheri fizyolojisinde yüzdüren bir kılıçbalığını bulabilirmiş her an. Ya da ruhunda süzdüren bir köpekbalığını. Yani bir es vererek ezberini bozabilirmiş herkesin. "Esme deli rüzgar" diyen Sezai es'inden değil ama. Patates'in es'inden bizimkisi.


     - Hayat bir şiirse tanrının dudaklarında ya da bir resimse tuvalinde, bir melodiyse piyanosunda, bir telveyse kahvesinde, bir dumansa sigarasında ya da bir üzümse kadehinde, kırıntılarını ceplerimizi yoklasak bulabilir miyiz biz de Teoman? Dudaklarımızı yalasak alır mıyız tadını ya da kapasak gözlerimizi görebilir miyiz Şebnem? -



12. yılında hala taze.

17 Mart 2013 Pazar

Anlamsal Kargaşanın Kargaları

     Nitelendirişindeki cüretkarlık onu Cüneyt Arkın yapıyordu sanki, belirsiz bir gelecekti geleceğe dönüş hikayesini parmaklarına geçirdiği o görünmez kalemin ışığında yazıyordu belki de. Görünenin ötesine geçtiğinde o görünmezlik pelerinini Harry Potter'dan çaldığı için bir pişmanlık duyası da gelmiyordu, gelirini giderine bölüp ortaya çıkan rakamsal dağınıklığı bir türev alma işlemine soktuğu bilimsel hesap makinesiyle bölümlerine ayırıyordu. Trablusgarp'ta bir garbı önleyesi geliyordu sonra, hesaplamalar içine bir savaş bırakıyordu sanki. Kafiyesel hissiyat, hissiyat-ı kafiye derler geçmiş zamanda yaşayan o naif cüretkarlar.


     Bilinçaltının bağışıklık sistemine soktuğu sözcüklerin içine yatırdığı toprak parçasıydı, hiçbir okyanusa kıyısı yoktu, kim bilir demokrasinin geldiği Tunus'tu bulunduğu nokta. Sahara Çölü'nü geçerken karşılaştığı kutup ayısına yolu sora sora Mısır piramitlerine ulaşmıştı belki de. Ayı ile yoga yapıp Ayı Yogi'ye saygı duruşuna geçmişti. Saygının kenarlarına dolanmış kaygıyı baş ucu kitabı yapıp geceyi öyle geçirmişti sonra. Güneş çökünce yumulan rüzgarın paramparçalaştırıcı dalgalarını hissederken suratında, Mikail'i düşleyerek, "Burada olsaydı, kim bilir, neresi olurdu burası." diye kavramlayamadığım boyursal düşünceleri soğukla bütünleyip öyle sunuyordu rüzgarın dudaklarına.


      Dolma kalemin doldurulmuş duygularını kağıda dökerken mürekkebin akış hızını Nil'in debisiyle çarpınca, Nil Karaibrahimgil'in XL şarkısındaki sözlerin karıştırılmış hali bilinçaltı kapakçıklarına mesaj mahiyetinde bir dalgıçlık kursu kuruyormuş. Dalan gözler, beyin hücrelerini öldürmesin diye birkaç taktikle bilinçaltı savaşçılarını yolluyormuş zihnin kuytu kenarlarındaki o bilinmeyen köşelerin uç noktalarındaki pixel yoğunluğuna.


     Eski bir şarkının, dönen bir plağın, takılan bir kasetin, çizilen bir cdnin, delinen bir ruhun, devinen bir melodinin varlığını hissettirmeye çalıştığı kalabalık bir gürültü müsvettesinde, müsvette kağıda not aldığı notalarıyla yeni bir melodi icra edebilen biriydi o, uzak olduğu vücutlara yakın gibi yapardı ruhları, ruhların içine yerleştirdiği gprs ile yerlerini tespit edip doğru yolu nefs-i müdafaa yapalım diye yanlış yolla karşılaştırırdı. Yanlışını doğrusunu, yokluğundan bulduğu varlığından hissettirirdi. Var olmadan çünkü; yokluğunu da bilemezsin.


     Hayalinin gücünü ıspanak yiyerek tamamlamaya çalışan temel içgüdü serisine reislik yapan Panama suyu, doktorasını cebelleşen Tarık'ın boğazına yumru olan ukteyi çıkartarak yapmayı amaçlıyormuş. Olmayan kursağına takılan sözcükleri cımbızına alıp, sonra bir Çin yemeği olarak Sushi-Co'da servis yapacakmış, hamaratmış da kendisi. -miş'li geçmiş zamanların beceriksizliğine kapılıp içine açtığı çiçekleri tarlalarına diktiği insanlardan koparıp dış mekan olarak bellediği gökyüzünde bir balonun ipine bağlayacakmış. Zeplinlerini yitirdiği yeni zelandalı bir şarkıcının yükselişine atfedecekmiş sonra geleceği. Gelecek çok gelmeden, o gitmeliymiş belki de.


     Anlamsal kargaşanın kargalarını kovalayanın burnu devenin bale pabucundan kurtulmazmış, palyaço olarak kızarık burnuna kombinlediği yuvarlağın iç enerjisindeki yoğunluğu potansiyel bir psikopat olarak dışına yansıtırmış belki de. Gülümseyerek yaydığı kinetiğini devrelerini bozarak alırsa da hayat, o da "ohmmm" diyerek bir yoga hareketiyle uçan tekmeyi suratına geçirmiş zamanın. Çünkü zaman bile bazen çok fazla zam alırmış.

Her dinleyiş ilk dinleyişteki gibi çok tatlı. 10. yılında hala taze.